YALNIZLIĞIN ÖTEKİ YÜZÜ
Siz hiç yalnız kalmayı denediniz mi?
Ben yalnızlığı ilk defa insanların arasında değil, insanların neredeyse hiç bulunmadığı bir yerde tanıdım.
Refahiye'nin yükseklerinde, yaklaşık 2500-3000 metre rakımlı dağların arasında, Mendeme Çukuru köyünde kısa bir süre imamlık yapıyordum. Köy küçüktü. İnsan sayısı azdı. Üstelik benim yaşımda, sohbet edebileceğim bir arkadaşım da yoktu.
Akşamları evime döndüğümde sessizlik kapının eşiğinden içeri benimle birlikte giriyordu.
Önce bu sessizliği yenmeye çalıştım.
Kavalımı elime aldım.
Kendi kendime kaval çaldım.
Bir süre sonra anladım ki aslında kaval çalmıyor, kavalımla arkadaşlık ediyordum.
Sonra küçük radyom imdadıma yetişti. Saatlerce radyo dinledim. Özellikle radyo tiyatroları, evin içindeki sessizliği biraz olsun dağıtıyordu.
Fakat bir gün içimden başka bir ses yükseldi:
“Çık dışarı!”
Köyden uzaklaştım.
İnsanlardan, evlerden, yollardan uzaklaştım.
Geniş arazinin ortasında tek başıma yürümeye başladım.
Karşımda masmavi bir gökyüzü...
Etrafımda uçsuz bucaksız dağlar...
Kayalar, vadiler, rüzgârda sallanan otlar...
Çiçeklerin kokusu...
Ve derin bir sessizlik...
Ne bir insan sesi vardı ne de bir evin bacası görünüyordu.
Sanki dünya küçülmüş, geriye sadece ben ve kâinat kalmıştı.
Elbette insan kendi başına bir hiçtir.
Ben de sadece Allah'ı düşünebilen, O'nun yarattığı âlemi seyredip anlamaya çalışan bir bilinçtim.
O günlerde şunu fark ettim:
Bazen insanın insanlardan uzaklaşması, Allah'tan uzaklaşması değil; tam tersine O'nu daha yakından düşünmesine vesile olabiliyordu.
Dağlara baktım.
Gökyüzüne baktım.
Rüzgârın hareket ettirdiği bir otun bile başıboş olmadığını düşündüm.
Bir çiçeğin kokusunu içime çektim.
Sonra kendi varlığımı düşündüm.
Ben kimdim?
Nereden gelmiştim?
Nereye gidiyordum?
Bütün bunların anlamı neydi?
Yıllar sonra Mekke'de Cebel-i Nur'a çıktığımda, bu sorular yeniden zihnimde canlandı.
Hira Mağarası'nda bir gece oturdum.
Aşağıda Mekke'nin ışıkları...
Yukarıda yıldızlarla dolu gökyüzü...
Ve etrafımda o büyük sessizlik...
Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) risalet öncesinde Hira'ya çekilmesini düşündüm.
İnsan neden bazen kalabalıklardan uzaklaşmak ister?
Neden insanın ruhu zaman zaman bir mağaranın sessizliğine ihtiyaç duyar?
Belki sadece barınmak için...
Belki tehlikelerden korunmak için...
Belki de insanın kendi içine dönmeye ihtiyacı olduğu için...
Bu soruların peşine düştüm.
Sonraki yıllarda çeşitli mağaralara girdim.
Zonguldak ve Karabük çevresindeki mağaraları, Gökgöl Mağarası'nı, Bulak Mencilis Mağarası'nı, Çayır Mağarası'nı gezdim. Gümüşhane'deki Karaca Mağarası'na da gittim.
Bazen diğer ziyaretçilerden biraz uzaklaşıp tek başıma dolaştım.
Karanlığın içine doğru ilerlerken eski insanları düşündüm.
Acaba onlar bu mağaraların derinliklerine girdiklerinde ne hissediyorlardı?
Sadece korunmak ve barınmak mı istiyorlardı?
Yoksa insanın binlerce yıl önceki ruhuyla bugünkü ruhu arasında sandığımızdan daha büyük bir benzerlik mi vardı?
Belki de insan değişmiyordu.
Sadece yaşadığı mekânlar değişiyordu.
Çünkü insanın içinde hâlâ aynı korkular, aynı arayışlar, aynı sorular vardı.
Fakat bütün bu mağaralar arasında beni en fazla etkileyen yerler yine dağların zirveleri oldu.
Yükseklere çıktığımda, etrafta hiçbir insan olmadığında, yalnızca gökyüzü, dağlar, taşlar ve rüzgâr kaldığında tarif edemeyeceğim duygular yaşadım.
İnsan, bazen kalabalıkların ortasında kendisini daha yalnız hissedebiliyordu.
Çünkü yalnızlık sadece yanında kimsenin bulunmaması değildi.
Seni anlayan kimsenin bulunmaması da bir yalnızlıktı.
İnsanlarla dolu bir toplumun içinde de insan yapayalnız kalabilirdi.
Söylediğin anlaşılmazdı.
Düşündüğün paylaşılmazdı.
İnancın, derdin, sevdan ve yürümek istediğin yol başkaları tarafından anlaşılmazdı.
İşte o zaman dağlardaki yalnızlığı hatırladım.
Anladım ki dağların yalnızlığıyla toplumun yalnızlığı arasında görünmeyen bir bağ vardı.
Biri insanı insanlardan uzaklaştırıyordu.
Diğeri ise insanların arasında bulunduğu hâlde insanın kendisini kimsesiz hissetmesine sebep oluyordu.
Sonra aklıma mahşer geldi.
Kur'an'ın anlattığı o büyük gün...
İnsanların kendi derdine düştüğü, herkesin kendi hesabını düşündüğü gün...
Dünyada birbirine güvenen insanların bile orada birbirinden kaçacağı o büyük yalnızlık...
O gün insanın gerçek anlamda kimsesiz kalabileceğini düşündüm.
Ve galiba dünya hayatındaki bazı yalnızlıklar, insana o büyük yalnızlığı hatırlatıyordu.
Fakat tasavvufun bana öğrettiği en önemli hakikatlerden biri de burada karşıma çıktı:
İnsan yalnız kalabilir ama sahipsiz değildir.
Kalabalıklar seni anlamayabilir.
Dostların seni terk edebilir.
İnsanların arasında kendini kimsesiz hissedebilirsin.
Dağların başında tek başına kalabilirsin.
Bir mağaranın karanlığında yalnız yürüyebilirsin.
Ama Allah'a yönelen insan için gerçek yalnızlık, Allah'tan uzaklıktır.
Gönül ehli boşuna “halvet der encümen” dememiştir.
Yani insan kalabalıkların içinde yaşarken bile gönlünü Allah ile beraber tutabilir.
Asıl mesele insanların arasında bulunmak veya onlardan uzaklaşmak değildir.
Asıl mesele, kalabalıkların içinde Allah'ı unutmamak; yalnız kaldığında da O'nu bulabilmektir.
Belki de benim yıllar önce Mendeme Çukuru'nun ıssız dağlarında yaşadığım o ilk yalnızlık, bana bunu öğretmek için karşıma çıkmıştı.
O gün kavalımla arkadaşlık etmeye çalışıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda ise anlıyorum ki o dağlarda aslında yalnız değildim.
Çünkü insan bazen bütün insanlardan uzaklaştığında, kendisine en yakın olanı fark eder.
O daima bizimle olandır.
Ve belki tasavvufun sırrı da tam burada başlar:
İnsanlardan uzaklaşmak değil...
Gönülden gafletten uzaklaşmak.
Kalabalıkların içinde yalnız kalmamak için Allah'la dost olmak.
Dağların başında kimsesiz kalmamak için O'na sığınmak.
Ve sonunda şunu anlayabilmek:
İnsan, Allah'ı bulduğu gün yalnızlığının aslında hiç olmadığını fark eder.


