DEVE MİSİN, KUŞ MUSUN?
Bazen küçücük bir hikâye, insanın önüne kocaman bir hakikat koyar. Halk arasında anlatılan “Deve misin, kuş musun?” hikâyesi de böyledir.
Bir deve kuşuna, “Sana yük yükleyeceğiz.” derler. Deve kuşu itiraz eder: “Ben yük taşıyamam, ben kuşum!” Bunun üzerine, “Öyleyse seni bir uçurumun kenarından uçuracağız.” derler. Bu defa da “Ben uçamam, ben deveyim!” diye karşılık verir. Adamlar sonunda dayanamaz: “Yahu kararını ver! Sen deve misin, kuş musun?”
İlk bakışta insanı gülümseten bu hikâye, aslında önemli bir soruyu gündeme getiriyor: İnsan, kendisini ne olarak tanımlıyor ve bu kimliğin sorumluluklarını ne kadar taşıyor?
Şahsi kanaatime göre bugün Müslüman kimliğinin yeniden anlaşılmasına büyük ihtiyaç var. Kendisine Müslüman diyen bir insan, neye inandığını, niçin yaratıldığını ve nasıl yaşaması gerektiğini gerçekten biliyor mu? Namazdan, oruçtan, helal ve haramdan, kul hakkından ve güzel ahlaktan uzak bir hayat sürerken yalnızca “Müslümanım.” demek, insanın kendisini sorgulaması için yeterli bir sebep değil midir?
Elbette hiç kimsenin kalbi hakkında hüküm vermek, ibadetlerindeki eksikliklerden hareketle imanını sorgulamak bize düşmez. Fakat insanları incitmemek adına hakikatleri söylemekten vazgeçmek de doğru değildir. Ehl-i sünnet anlayışında sahih itikat, dinî ilim, ihlas, takva, ibadet, güzel ahlak ve kul hakkına riayet, Müslümanın hayatında önem taşıyan temel değerlerdir. Bunları öğrenmek ve hayatına yansıtmak için gayret etmek, Müslümanlık bilincinin gereğidir.
Bir de korktuğu için ağaca tırmanan kedi...Tehlikeyi görünce ağaca çıkar, kendisini güvende hisseder. Fakat orada sonsuza kadar kalamaz. Karnı acıkır, rızkını aramak için sonunda aşağıya inmek zorunda kalır. İnsan da bazen yüzleşmekten korktuğu hakikatlerden kaçar; dinini öğrenmeyi erteler, sorumluluklarını görmezden gelir. Oysa hakikat, insan kaçtı diye ortadan kalkmaz. Kedinin rızkını aramak için ağaçtan inmesi gibi, insan da bir gün korkularının sığınağından çıkıp kendi gerçeğiyle yüzleşmelidir.
Peki, bu yüzleşmeyi nasıl gerçekleştireceğiz? Hakikati anlatırken merhameti, hoşgörüyü ve hikmeti elden bırakmadan… Çünkü hoşgörü, doğruyla yanlışı birbirine karıştırmak değildir. Yanlış yapanı aşağılamak da hakikati savunmanın yolu değildir. Kur’an-ı Kerim, insanları hikmetle ve güzel öğütle hakikate çağırmamızı ister (Nahl, 16/125).
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri de Mesnevî’ sinde insanın başkalarının kusurlarını görmekte acele ederken kendi kusurlarını ihmal etmesini eleştirir. İnsan önce kendisini tanımalı, kendi eksikliklerini görmeli ve nefsini düzeltmeye çalışmalıdır (Mesnevî, II. Defter, 875–883. beyitler). Çünkü başkasının yanlışını göstermek kolay, kendi yanlışını kabul etmek ise nefse ağır gelir.
İşte asıl mesele burada başlıyor. Müslüman olduğunu söyleyen kişi, inancını öğrenmeye ve yaşamaya gayret ediyor mu? Haksızlık karşısında adaleti gözetiyor mu? Kul hakkından sakınıyor, hatasını kabul ediyor ve gerektiğinde tövbe edebiliyor mu? Yoksa başkalarına öğüt verirken kendi kusurlarını görmezden mi geliyor?
Hiç kimse kusursuz değildir. Müminin farkı, hiç hata yapmaması değil; hatasını fark ettiğinde kibir ve inada kapılmadan doğruya dönmeye çalışmasıdır. Bu sebeple başkalarının imanını tartışmaya açmadan önce kendi nefsimizi hesaba çekmeliyiz. Din, yalnızca başkalarının yanlışlarını ölçmek için değil, öncelikle kendi hayatımızı düzeltmek için bir rehberdir.
Öyleyse “Deve misin, kuş musun?” sorusunu yalnızca başkalarına yöneltmeyelim. Kendimize de soralım: İnandığımı söylüyorum; peki, inancım davranışlarıma ne kadar yansıyor? Hakikatten korkup kaçıyor muyum, yoksa onun gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeye hazır mıyım?
Tasavvuf yolunda insanın en büyük yolculuğu, başkalarının kusurlarını saymak değil, kendi nefsinin perdelerini aralamaktır. Çünkü insan bazen başkasının yanlışını görerek kendisini doğru sanır; oysa gönül aynasına bakmadan kendi hakikatini tanıyamaz.
Deve misin, kuş musun? Yoksa korktuğu için ağaca sığınan bir kedi misin? Belki de asıl mesele, kendimize hangi adı verdiğimizden önce, o adın sorumluluğunu taşıyıp taşımadığımızdır. Hakikatten kaçmak yerine onunla yüzleşmek, başkalarını yargılamadan önce kendimizi hesaba çekmek ve öğrendiğimiz doğruları hayatımıza taşımak…
İşte insanın manevi yolculuğu, tam da burada başlar.


