MANEVÎ REHBERİN AĞIR YÜKÜ
Yıllar önce bir arkadaşım anlatmıştı.
“Hocam,” dedi, “Manevî rehberimiz bir zeytin bahçesi kuruyor. Bahçenin etrafına duvarlar örülüyor. Henüz mescit ve binalar tamamlanmamış. Dolayısıyla lavabo ve tuvalet de yok. Bahçenin bir köşesinde tahtadan ve plastik örtüden yapılmış geçici bir tuvalet var.
Manevî rehberimiz de inşaatta bizimle birlikte çalışıyor. Biz de bir taraftan çalışıyor, bir taraftan onun hizmetini görmeye gayret ediyorduk.”
Bir gün rehberleri abdest almak için hazırlanmış, ceketini çıkarmış.
Arkadaşım hemen ceketi almış ve kemal-i edeple arkasından yürümeye başlamış.
Fakat nereye gittiğini tam olarak bilmiyormuş.
Bahçenin derinliklerine doğru ilerlemişler.
Arkadaşım elinde ceket, arkasından…
Biraz daha…
Biraz daha…
Tuvalete yaklaşık elli metre kala rehber durmuş, arkasını dönmüş ve:
“Beyim, daha nereye kadar geleceksin?” demiş.
Arkadaşım çok mahcup olmuş. Elindeki ceketle birlikte hemen geri çekilip orada beklemeye başlamış.
Bu küçücük hadise beni yıllarca düşündürdü.
Çünkü burada sadece bir müridin hizmet etme arzusu yoktu. Aynı zamanda manevî rehberlik yapan bir insanın taşıdığı ağır sorumluluğa dair bir işaret vardı.
Bir insan düşünün…
Çevresindeki insanlar onun sözlerini dinliyor, davranışlarını örnek alıyor, attığı adımları takip ediyor.
Böyle bir insanın hayatında, sıradan bir insanın sahip olduğu mahremiyet alanını koruması bile zorlaşabilir.
Bunun en büyük örneği Peygamber Efendimizdir.
Sahabe-i kiram, Allah Resûlü'nün sadece söylediklerini değil, günlük hayatını da takip etmiş; ibadetinden aile hayatına, insanlarla ilişkilerinden ahlâkına kadar gördüklerini sonraki nesillere aktarmıştır.
İşte bu yüzden, Allah rızası için insanlara rehberlik etmeye çalışan bir zatın omuzlarındaki yükü hafife almamak gerekir.
Fakat bu yükün yanında çok önemli bir ölçü daha vardır:
İstiğna.
Yani insanlardan maddî bir karşılık ve menfaat beklememek…
Bediüzzaman Said Nursî'nin hayatında bunun çok çarpıcı örnekleri vardır.
Barla yıllarında kendisine Kur'an öğrenmek için gelen bir çocuğun annesinin getirdiği yumurtaları kabul etmekte bile tereddüt etmesi ve gönül kırmamak için kendi elindeki imkânla bir denge kurmaya çalışması, onun bu konudaki hassasiyetini gösteren rivayetlerden biridir.
Bu tavrın arkasındaki anlayış çok önemlidir:
Manevî hizmet, insanların malına ve menfaatine bağlanmamalıdır.
Çünkü rehberlik eden insanın en büyük sermayesi, insanların kendisine duyduğu güven değil; o güveni kendi şahsî menfaatine dönüştürmemesidir.
Tasavvuf büyüklerinin “istiğna” üzerinde bu kadar durmalarının hikmeti de burada aranmalıdır.
Nitekim Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin tasavvuf anlayışında, müridlerden maddî menfaat beklememe ve manevî hizmeti dünyalık kazanca dönüştürmeme konusunda güçlü bir hassasiyet görülür.
Bence mesele sadece hediyeyi kabul edip etmemek değildir.
Asıl mesele, insanların sevgisini ve bağlılığını bir menfaat kapısına dönüştürmemektir.
İşte o zaman manevî rehberlik gerçekten ağır bir sorumluluğa dönüşür.
Çünkü insanlar sizi izler.
Sözünüzü dinler.
Hâlinize bakar.
Sizden bir şey öğrenmeye çalışır.
Bütün bunların karşılığında ise sizin onlardan dünyalık bir beklentiniz yoktur.
Bu, dışarıdan bakıldığında bir makam gibi görünse de aslında büyük bir yük olabilir.
Yıllar sonra arkadaşımın anlattığı o hadiseyi yeniden düşündüğümde, “Beyim, daha nereye kadar geleceksin?” sözünü sadece bir uyarı olarak görmüyorum.
O cümlenin içinde edebin de, sınırın da, mahremiyetin de bir ölçüsü var.
Müridin sevgisi ve hizmet arzusu güzel olabilir.
Ama gerçek edep, sevdiği ve saydığı insanın sınırlarını da koruyabilmektir.
Belki de o gün verilen ders şuydu:
Sevgi, insanı takip etmeyi bildiği kadar, gerektiğinde durmayı da bilmelidir.
Benim bugün vardığım kanaat ise şu:
Tasavvuf yolunda en ağır yükü, en çok hizmet gören değil; en çok sorumluluk taşıyan insan taşır.
Gerçek bir manevî rehber, insanların kendisine bağlanmasını değil, Allah'a yönelmesini ister.
Kendi şahsını büyütmekten ziyade, karşısındaki insanın gönlünü Allah'a yaklaştırmaya çalışır.
Ve belki de bunun için bazen en güzel rehberlik cümlesi:
“Beyim, daha nereye kadar geleceksin?”
demektir.
Çünkü hakiki yolculuk, bir insanın peşinden gitmek değil;
Allah'a doğru yürümektir.
12.09.2026 Atakum. Samsun.5


