Cirane'de olanlar Ve Günümüze Yansımaları

CİRANE’DE OLANLAR VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

Bugün Peygamberimizin Cîrane’de yaşadığı zorluğu iliklerime kadar hissettim desem

yeridir. Malumdur ki Cîrane’de müminlerle kâfirler arasında çok çetin, bıçak sırtı bir savaş

olmuştu. 12 bin kişilik, farklı gruplardan oluşan ordu, Hevâzin bölgesi Araplarının kurulmuş

savaş tuzağına düşüp dağılmıştı. Peygamberimizin ilk büyük zorluğu, bu dağılan orduyu

yeniden toparlamak olmuştu.

Ben burada savaşın ayrıntılarını anlatacak değilim. Asıl dikkat çekmek istediğim konu,

gençleri idare etmenin zorluğudur. Gençlerin en büyük handikapı, çoğu zaman nasihate

değil, ancak musibetten sonra söze uymalarıdır.

Cîrane’de ganimetler dağıtılırken, bazı genç sahabilerin —niyetleri kötü olmamakla

birlikte— dağıtımdaki hikmeti tam kavrayamadıkları için birtakım tereddütler yaşadıkları

rivayet edilir. Gençlik heyecanının bu tür duygusal çıkışlara yol açabildiği bilinen bir gerçektir.

Bugün de durum çok farklı değil. Okullarda öğretmenlerine itiraz eden, dersin düzenini

bozan, yönlendirmeye değil tepkiye meyilli gençler görüyoruz. Öğretmenin iyi niyetini bile

sorgulayan, otoriteyi kolayca reddeden bir gençlik tutumu zaman zaman karşımıza çıkıyor.

O gün Peygamberimizin yaşadığı yönetim zorluğunun küçük bir yansıması, bugün

sınıfların içinde öğretmenlerin üzerinde yaşanıyor.

Bununla birlikte, gençleri tasavvufi bir kültürle yoğurabilmek, onların coşkusunu hikmete,

itirazlarını edebe, enerjilerini hayra yönlendirebilmenin önemli bir yolu olabilir.

Tasavvufun kazandırdığı sabır, saygı, sükûnet, nefis terbiyesi ve iç disiplin; gençlik

ateşinin kontrol altına alınmasını sağlayan en güçlü manevi eğitimlerden biridir. Bir gencin

gönlü olgunlaşınca dili yumuşar, öfkesi diner, sözü hikmetleşir. Bu da hem ailede hem okulda

hem toplumda yaşanan sorunların büyük bir kısmını aşma imkânı sunar.

Gençlik enerjisi, bir yandan dinamizm ve umut kaynağı olurken; diğer yandan yönü doğru

verilmezse kontrol edilmesi en zor güç hâline gelebiliyor. Nerede nasıl duracağını bilmeyen,

sabrı çabuk tükenen, düşünmeden itiraz eden bir karakter yapısı, geçmişte olduğu gibi

bugün de büyük sınavlara sebep oluyor.

Dikkat çekmek istediğim nokta şudur: Gençleri yönetmek her çağda zordu, bugün de

zordur. Cîrane’de yaşanan sıkıntıların sadece biri bile bu gerçeği anlamaya yeter.

Peygamberimizin yükünün ne kadar ağır olduğunu düşününce, bugün bir sınıfın karşısında

duran öğretmenin yaşadığı zorluk da daha anlaşılır hâle geliyor.

Ancak gençleri doğru bir manevi terbiye ile besleyebilirsek, bu zorlukların önemli bir

kısmının aşılabileceğine dair umut da artıyor.

Yaratılışın Sırrı: Kurt Yavrusu ve İnsan Huyunun İzleri

Köyümüzün dağları, sabah ayazında dumanı tüten bir masal diyarı gibidir. Çam kokusu

rüzgârla savrulur, kayalıklar gökyüzüne doğru sessiz bir dua gibi yükselirdi; yaylalar ise gün

batımının huzurlu ışığıyla masal gibi bir renge boyanırdı. İşte o yıllarda, genç bir delikanlı bu

dağlarda gezinirken rastlamıştı kaderin açık bıraktığı bir kapıya.

Bir kayanın dibinde küçük bir hareket…

Sessiz bir inilti…

Ve gözleri henüz dünyayı tanımamış bir kurt yavrusu.Anası av peşinde ya da kaderin başka bir cilvesinde… Yuva bomboş, yavru yapayalnızdı.

Delikanlı, merhametin eliyle o küçücük bedeni bağrına bastı, köye getirdi. İçinde bir umut

yeşerdi:

“Belki eğitirim, belki bir köpek gibi dost olur bana… Belki koyunlara zarar vermez…”

Sonra aklına bir yol geldi:

“Bu yavruyu koyunların arasına koyayım. Onların içinde büyürse onlara alışır, onların

kokusuna siner, belki de kendi tabiatını unutur.”

Günler geçti.

Aylar sessizce aktı.

Kurt yavrusu sürünün arasında büyüdü, serpilip güçlendi. Köylüler merakla bakıyor,

delikanlının cesaretine hayret ediyordu.

Ta ki…

O sabahın soğuk nefesi köyün üzerine çökene kadar.

Delikanlı ağıla girdiğinde gözlerine inanamadı.

Her şey sessizdi…

Korkutucu bir sessizlik.

Sonra gördü:

Sürünün tamamı yerde hareketsizdi.

Koyunların üzerine çöken kurt nefesi, ağıla sinmişti. Ve o bir zamanlar masum görünen

yavru, artık doğasının çağrısına teslim olmuştu.

Köylü toplandı, şaşkınlık büyüdü.

“Onca emek, onca iyilik, onca alışma… Nasıl oldu da yine bildiğini yaptı?”

Cevap, aslında hepimizin bildiği fakat görmezden geldiği bir hakikatte saklıydı.

Kur’an’ın işaret ettiği hakikat şudur:

“Her canlı kendi fıtratına göre hareket eder, karakterine uygun davranır.”

İnsan da böyledir…

Huy, karakter, mayadan gelir. Eğitim şekillendirir, törpüler, güzelleştirir ama tıpkı kurt

yavrusunda olduğu gibi yaratılıştan gelen öz kolay kolay değişmez.

Bu, insandaki tabiat, fıtrat ve karakter ancak çok sağlam bir dini inanç ile kontrol altında

tutulabilir.

Atalarımız boşuna dememiş:

“İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur.”

Çünkü insan, hayat boyu nice eğitimden geçse de, nice mektepten çıksa da, içinde taşıdığı o

asli çizgi, o karakter izleri hiç silinmez.

Sadece bazen örtülür, bazen parlar… Ama hep oradadır.

Kurt yavrusunu dağa saldıkları gün, köylünün içini dolduran o hüzünlü sessizlik aslında

bize bir sır fısıldar:

Tabiat, fıtrat ve karakter…

İnsanın da, hayvanın da gizli kaderidir.

Güvercin Vuruldu

Çocukluk yıllarımda, Erzincan’ın yaz sıcağıyla kavrulmuş sokaklarında, hayatımın en

sarsıcı görüntülerinden biriyle karşılaşacağımı bilmeden koşup duruyordum. Trabzon’dan bir

misafirimiz gelmişti. Yanında parlak metal parıltısıyla av tüfeği, ceplerine sığmayacak kadar

fişek…

Daha gelir gelmez avlanmak istediğini söyledi; öyle ki bu isteği neredeyse nefes alışına

karışmış bir tutku gibiydi.Büyüklerimizden biri, “Haydi, kıralım şu hevesini,” dedi. Ben de çocuk merakıyla onların

yanına takıldım. Hep birlikte Erzincan’a 15 kilometre uzaktaki Günebakan kırsalına gittik.

Misafir önde, biz geride, bozkırın sessizliğini yara yara yürüdük. Toprak kupkuruydu. Havada

bir toz kokusu vardı, güneş de keskin bir bıçak gibi tepeden iniyordu.

Yerde av bulamayınca misafirimizin sabrı tükenmişti. Tam o anda gökyüzünde bir grup

yabani güvercin süzüldü. Adam, düşünmeden, beklemeden, sadece içindeki av arzusu

tarafından yönetilircesine tüfeğini kaldırıp ateş etti. Bozkır, bir anda bir patlama sesiyle irkildi.

Güvercinlerden biri güneşin kızdırdığı kayaların arasına doğru savrularak düştü.

Ben, çocuğun bütün safiyeti ve hızına güvenerek koşan ayaklarıyla, herkesten önce o

kayanın yanına vardım. Güvercin, tuhaf bir şekilde… hâlâ hayattaydı. Sersemlemiş, ürkek,

gözleri kocaman açılmış, adeta “Ne oldu?” diye etrafına bakınıyordu. Sanki ölümü bile

anlamamıştı.

Onu iki kanadından tutup kaldırdığımda kayaların üstüne şırrr diye kan aktı.

Kızgın taşların üzerinde ince bir kırmızı yol çizildi.

O güvercin konuşamadı… Acısını söyleyemedi… Neden vurulduğunu soramadı…

Yalnızca kanının sıcaklığı kayaların üzerinden benim yüreğime doğru yürüdü.

İşte o gün, içimde bir şey kırıldı. Avcılığın “heves” diye anlatılan yüzüne karşı bir mesafe,

bir soğukluk, hatta bir mahzunluk yerleşti. Evet, doğanın kendi dengesi içinde belli avcılıklar

olabilir; ama bu başka bir şeydi… Keyfi, hesapsız, ihtiyaçsız bir ölüm… Bir canı sadece

‘görünce vurmak’…

O gün bugündür, bir avcı gördüğümde içimde hep o manzara canlanır:

Kızgın kayaların üzerindeki kan, güvercinin masum bakışı ve sessiz bir çığlık…

Aradan yıllar geçti; şehirler değişti, siyaset değişti, insanlar değişti…

Ama o kırmızı iz hâlâ silinmedi.

Hâlâ aynı soruyu taşırım içimde:

“Bir canı, sırf canı olduğu için, niye öldürür insan?”

Ne Derler Putu

Gençlik yıllarımızdı… Erzincan’ın Ekşisu mesire alanına Ramazan akşamı iftar etmek için on

arkadaş gitmiştik. Güneş çekilmiş, dağların ardında son kızıllık sönmüş, yerini loş ışıkların ve

şırıl şırıl akan dere sesinin huzuruna bırakmıştı. İftarımızı ettikten sonra teravih namazı

aklımıza geldi. Fakat o yıllarda Ekşisu’da ne cami vardı, ne mescid, ne de ibadet için

hazırlanmış bir yer.

Aramızda ne yapacağımızı konuşurken bir arkadaşımız, “Meydanın ortası geniş, çimenler

tertemiz, dere de yanımızdan akıyor; cemaat olup burada kılalım,” dedi. Söz iyi hoştu ama

kalplerimizde başka bir ses çınladı:

“Etraf bakar, ayıp olur…”

“Gösteriş için kılıyor derler…”

“Namaz kılmayanlar rahatsız olur belki…”

İnsanların dillerine teslim eden, kalbin üzerine gölge düşüren o meşhur cümle: Ne derler?

Sözler birbiri ardına sıralanırken içimizden biri, sanki kalplerimizin üzerindeki perdeyi

yırtarcasına şöyle dedi:

“Ya Allah’ın gönlünü yapalım da insanlar ne derse desin…”

Bu söz, sanki gecenin içine bir ışık gibi düştü. Hepimiz o anda karar verdik. Gençtik,

utangaçtık ama niyetimiz temizdi. Çimenlerin üzerine geçtik. Bir arkadaş ezan okumaya

başladı ama dere öyle gür akıyordu ki ezan sesini neredeyse kimse duymadı. Yine de

niyetlerimiz duyulmuştu.Loş ışıkların altında, sergimiz olmadan, sadece niyetimizin temizliğiyle saf tuttuk. On kişi…

Sessizce teravih namazına durduk. Namaz bittiğinde geriye doğru döndük ki arkamızda en

az beş katımız kadar bir cemaat…

Meğerse insanlar ağaçların altında otururken bizi görmüşler, kimisi heveslenmiş, kimisi fırsat

kolluyormuş; “Keşke kılacak bir ortam olsa” diyenler varmış. Bizim utana sıkıla attığımız

adım, başkalarına cesaret olmuş; bizim niyetimiz, başkalarının niyetiyle birleşmiş.

O akşamın feyzini, huzurunu, kalplerimize dolan o tatlı ürperişi tarif etmek mümkün değil.

Sonradan anladım ki en ağır put, gönül putudur:

“Şu ne der, bu ne der…”

O put kırılmadıkça insan kendi öz benliğini, kendi doğruluğunu, kendi istikametini inşa

edemez. Oysa “insanlar ne der” yerine “Allah ne der” demeyi başarınca; kimseyi rahatsız

etmeden, kimsenin özgürlüğüne girmeden, içi pırıl pırıl fiiller ve davranışlar mümkün olur.

Ne mutlu gönlündeki o gizli putu kırabilenlere…

Ne mutlu kendi öz benliğini böyle bir cesaretle inşa edip yoluna devam edenlere…

Tellal

Erzincan çarşısının kalbinde büyüdüm; ailemizin lokantası taş kaldırımların ortasında,

hayatın en canlı ritimlerinin tam göbeğindeydi. Çarşı, ayak sesleri, tezgâhlardan yayılan

baharat kokuları, zillere karışan bağırışlar ve rengârenk tabelalarla her sabah uyanan bir

organizma gibiydi.

İşte bu karmaşanın içinde, en çok ilgimi çeken figür tellaldı.

Tellal, belediyenin resmi görevlisiydi; uzun boyu, gür sesi ve otoritesiyle kalabalığın ortasında

halkı bilgilendirir, uyarır ve yönlendirirdi. Sadece haber vermez, şehrin vicdanını taşır,

insanların dikkatini toplar, toplumsal düzenin farkına vardırırdı.

O adamın arka sokaktaki evi bizim evimize çok yakındı; bir oğlu vardı, arkadaşımızdı. Öyle

ki çocuk, babasının mesleğiyle öylesine özdeşleşmişti ki, herkes ona hâlâ sadece “Tellal”

derdi.

Bugün düşünüyorum: Acaba tellalın modern bir versiyonu olabilir mi? Şehrin kalabalık

caddelerinde, cep telefonları ve ekranlar arasında kaybolmuş dikkati toplamak, insanlara

nezaket ve sorumluluğu hatırlatmak… Yere tükürülmemesi, köpek pisliğinin temizlenmesi,

turistlerin rahatsız edilmemesi, yanlış sorulan adreslerin doğru yönlendirilmesi…

Hayal ediyorum: Şık bir kıyafet içinde caddelerde yürüyen, sessiz ama etkili bir figür. Bir

bakışıyla fark ettiren, bir ses tonuyla saygıyı hatırlatan, kaybolan dikkati ve toplumsal

sorumluluğu yeniden kazandıran bir modern tellal…

Eskiden çarşının ortasında yankılanan o ses, bugün hâlâ lazım.

Çünkü şehir, sadece taş ve tabelalardan ibaret değil; dikkatli bakışlara, uyarıcı seslere ve

farkındalık yaratan figürlere hâlâ ihtiyaç duyuyor.

İşte tellal, zaman değişse de, bir şehrin vicdanını hatırlatmaya devam edebilir.