REHBERLİK Mİ, SORUMLULUK MU?
Bazen insanın zihnine bir soru düşer; yıllar geçse de o soru bir türlü cevap bulmaz. Çünkü gördüğünüz manzara, yalnızca birkaç kişinin yaşadığı bir olay değildir. Size, toplumun tamamını ilgilendiren daha büyük bir meselenin kapısını aralar.
Yıllar önce umre ziyareti için kutsal topraklardaydım. Türkiye’nin dört bir yanından gelen umrecilerle tanışıyor, sohbet ediyor, onların heyecanlarına ortak oluyordum. En çok da yemekhanede bir araya geliyorduk. Kimi yıllardır bu yolculuğun hayalini kurmuş, kimi bir arkadaşının davetiyle yola çıkmıştı. Hepsinin gönlünde Kâbe’yi görmenin tarifsiz özlemi vardı.
Antalya’dan gelen bir grup kadınla tanıştım. Bazılarının tesettür konusunda yeterli hassasiyeti göstermediğini fark ettim. Sohbet ettiğimizde anlattıkları beni düşündürdü:
“Biz portakal bahçelerinde çalışıyorduk. Bir gün arkadaşlarla, ‘Haydi, umreye gidelim!’ dedik. Allah ve Resulünün aşkıyla yollara düştük.”
Ne güzel bir niyetti bu! Belki hayatları boyunca biriktirdikleri parayla, belki uzun zamandır kurdukları bir hayalin peşinden gelmişlerdi. Kalplerinde samimi bir özlem vardı. Ancak dinî hayatın bazı hükümleri ve incelikleri konusunda yeterince bilgi sahibi olmadıkları anlaşılıyordu.
Bir süre sonra, Kâbe’nin yakınlarında otururken Mersin’den gelen birkaç umreciyle karşılaştım.
Etrafımızda tavaf eden insanların bitmeyen akışı, duaların birbirine karışan uğultusu ve Kâbe’nin manevi atmosferi içinde sohbet etmeye başladık.
“Umrenizi yaptınız mı?” diye sordum.
“Tavafımızı yaptık hocam,” dediler.
“Peki, Safa ile Merve arasında sa’y yaptınız mı?”
Bir an duraksadılar. Sonra içlerinden biri anlatmaya başladı:
“Hocam, tavaf sırasında grubun hocasını kaybettik. Ne yapacağımızı bilemedik. Bir süre sonra insanların bir güzergâhta yürüdüğünü gördük. Ne yaptıklarını merak ettik. Onların sa’y yaptığını sonradan öğrendik. Biz de arkalarına takıldık, onlarla birlikte yürüyüp geldik.”
Sözleri bittiğinde bir an sustum.
Düşünün… İnsan binlerce kilometre uzaktan, büyük bir heyecanla Allah’ın evini ziyarete geliyor. Belki hayatında ilk defa gördüğü Kâbe’nin karşısında gözleri doluyor, ellerini semaya kaldırıp dualar ediyor. Fakat biraz sonra, yapması gereken ibadetin nasıl tamamlanacağını bilemediği için ne yapacağını şaşırıyor.
O an içimde bir soru belirdi.
Bu insanlar buraya isteyerek, inanarak, büyük bir samimiyetle gelmişlerdi. Peki, kendilerine ibadetin nasıl yapılacağı yeterince anlatılmış mıydı? Onlara rehberlik edenler, bu yolculuğun manevi sorumluluğunu gerektiği gibi yerine getirebilmişler miydi?
Antalya’daki kadınların samimiyetiyle Mersinli umrecilerin şaşkınlığı zihnimde birleşti. İki ayrı olay, beni aynı noktaya götürdü:
Bir toplumda sorun yalnızca yanlış yapanlarda mı aranmalı, yoksa onlara doğruyu öğretmekle sorumlu olanların görevleri de sorgulanmalı mı?
Halk arasında şöyle bir söz dolaşır:
“Kıyamet hacılarla hocalardan kopacak!”
Bu söz elbette dinî bir hüküm değil, toplumda söylenegelen bir halk sözüdür. Ancak insanı düşünmeye sevk eden bir tarafı var.
Çünkü rehberlik, yalnızca insanlara önderlik etmek değildir. Onlara yolu öğretmek, bilmediklerini anlatmak, yanlışlarını incitmeden düzeltmek ve en önemlisi, anlattığını kendi hayatında yaşayabilmektir.
Elbette herkes kendi davranışından sorumludur. Fakat insan yetiştirenlerin, topluma yön verenlerin ve kendilerine güvenen insanlara rehberlik edenlerin de sorumlulukları vardır.
Benim derdim yalnızca yanlış yapanları eleştirmek değil. Asıl derdim, yanlışların ortaya çıkmasına zemin hazırlayan sebepleri de görebilmektir.
Bir insana dürüstlüğü, kul hakkını, emanete sadakati öğretmez; sonra da onun yanlışlarından şikâyet etmekle yetinirsek meselenin köküne inmiş olur muyuz?
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2)
Söz ile davranış arasındaki mesafe büyüdüğünde, örnekliğin gücü de zayıflar. Tevazuyu anlatıp kibirle yaşamak, emaneti anlatıp güven vermemek, doğruluğu öğütleyip kendi hayatında başka türlü davranmak…
İşte üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele budur.
Bu sorumluluk yalnızca din görevlilerine de ait değildir. Öğretmenden siyasetçiye, yöneticiden anne babaya kadar insanlara örnek olan herkes için geçerlidir.
Çünkü toplumlar yalnızca anlatılanlarla değil, yaşananlarla da şekillenir.
Bir ağacın dalları kuruyorsa yalnızca yapraklarına bakmak yetmez; köklerini de incelemek gerekir. Toplumdaki yanlışları düzeltmek istiyorsak yalnızca sonuçlarla uğraşmamalı, o sonuçları doğuran sebepleri de araştırmalıyız.
Benim anlatmak istediğim tam olarak budur:
Yanlış yapan elbette sorumludur. Fakat doğruyu öğretmesi, insan yetiştirmesi ve örnek olması gerekenler de kendi sorumluluklarını unutmamalıdır.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:
Yeni nesiller yetiştirmekten söz ediyoruz. Peki, o nesillerin önüne nasıl örnekler koyuyoruz?
Unutmayalım; önde yürümek bir konum, yol göstermek bir sorumluluk, örnek olmak ise ağır bir emanettir.
Bazen bir toplumu düzeltmeye, yanlış yapanları saymakla değil, doğruyu bilen, doğruyu yaşayan ve başkalarına da doğruyu öğreten insanların sayısını artırmakla başlanır.
10.10.2026 Atakum. Samsun.5


