Kimin Arabasına Kim Biniyor?

Yayınlanma : 12 Eylül 2026 12:34

KİMİN ARABASINA KİM BİNİYOR?

 

Samsun’un yüksek rakımlı tepelerinden birinde, gecekondu mahallelerinin arasına kurulmuş bir dergâhtan gece geç saatlerde çıkmıştık.

 

Hava çok soğuktu.

 

Gökyüzünde ay vardı. Ay ışığı, tek katlı, iki katlı, üç katlı evlerin üzerine vuruyor; binaların uzun gölgeleri sessiz sokaklara düşüyordu. Ortalıkta insanın içini ürperten bir sessizlik vardı.

 

Dergâhtan çıkanlar yavaş yavaş dağılıyordu.

 

Arabası olan arabasına biniyor, evi yakın olanlar yürüyerek gidiyordu.

 

Ben ise o kalabalığın içinde bir şeyi çok iyi bilirdim.

 

Bir zamanlar ben de böyle bir gecede, yolum uzak olduğu hâlde kimseye “Beni arabanıza alır mısınız?” diyememiş, dergâhın çıkışında tepede yapayalnız kalmıştım.

 

İnsan bazen bir arabaya değil, bir gönle sığınmak ister.

 

O gece içim çok burkulmuştu.

 

Bu yüzden sonraki her dergâh çıkışında gözüm sağda solda olurdu.

 

“Acaba kenarda kalan biri var mı?”

 

“Acaba kimseye yük olmayayım diye geride duran biri var mı?”

 

diye etrafa bakardım.

 

Yine böyle bir geceydi.

 

Arabamla yavaş yavaş ilerlerken binaların karanlığına doğru baktım. Sanki karanlığın içine saklanmış birini fark ettim.

 

Gerçekten de orada bir sufi vardı.

 

Belli ki kimseye yük olmak istemiyor, herkes dağıldıktan sonra kendi başına evine gitmeyi bekliyordu.

 

Arabayı yavaşlattım, yanına yaklaştım.

 

“Buyurun abi, binin. Sizi bırakayım.”

 

O ise mahcup bir tavırla:

 

“Yok, yok… Size yük olmayayım…”

 

gibi kaçamak cevaplar verdi.

 

“Olur mu öyle şey abi?” dedim.

 

“Müride hizmet, mürşide hizmettir. Sizi taşımak bizim için şereftir.”

 

Sonunda mahcup mahcup arabaya bindi.

 

Fakat arabaya binerken kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.

 

Kulak verdim.

 

Şöyle diyordu:

 

“Kimin arabasına kim biniyor?”

 

O cümle beni bir anda yakaladı.

 

Yol boyunca sohbet ettik. Muhabbet ettik. Onu evinin önüne bıraktım ve kendi yoluma devam ettim.

 

Fakat araba ilerledikçe zihnim o cümlenin içinde kaldı:

 

“Kimin arabasına kim biniyor?”

 

Aslında ne demek istemişti?

 

Gönül ehli insanların böyle bir hâli vardı.

 

Söyleyeceklerini çoğu zaman doğrudan söylemezlerdi.

 

Bir cümle söylerler, insan günlerce, bazen yıllarca o cümlenin içinde dolaşırdı.

 

Belki de gönül ehli olmak biraz da böyle bir şeydi.

 

Bir sözün görünen tarafıyla yetinmemek…

 

Sözün arkasındaki manayı aramak…

 

Gönül ehli insanların sözleri bana hep baldan daha tatlı gelmiştir.

 

O gece de o cümle zihnimde dolaşırken Yunus Emre’nin mısraları geldi aklıma:

 

“Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan.”

 

Sonra Kur’an-ı Kerim’in şu ayeti geçti gönlümden:

 

“Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.”

 

(Rahmân, 55/26-27)

 

İşte o zaman “Kimin arabasına kim biniyor?” sözünün başka bir tarafını düşünmeye başladım.

 

Bugün bindiğimiz arabalar bizim mi?

 

İçinde yaşadığımız evler bizim mi?

 

Sahip olduğumuzu sandığımız makamlar, servetler, unvanlar gerçekten bizim mi?

 

Bugün birinin arabasına biniyoruz.

 

Yarın başka birinin…

 

Ve sonunda dünya denen bu yolculuktan hepimiz ineceğiz.

 

Asıl mesele, bu dünyada kimin arabasına bindiğimizden çok, hangi yolculuğa çıktığımızdır.

 

Tam bunları düşünürken babamın yıllar önce anlattığı bir hadise aklıma geldi.

 

Babam Alman Harbi sırasında İstanbul Ayazağa’da askerlik yapmıştı. Sultanahmet Camii o dönemde askerlerin koğuşu olarak kullanılıyordu. Babam Sultanahmet Camii’nin kapısında çok nöbet tutmuş, içerideki ranzalarda uzun zaman yatmıştı.

 

Babam da gönül ehli bir insandı.

 

Bir gün bana:

 

“Oğlum,” dedi, “İstiklal Harbi sırasında gönül ehli bir kumandanın yaşadığı bir hadise var.”

 

Sonra anlattı:

 

Çok soğuk bir sabah…

 

Askerler sabah namazından sonra içtima için sıra sıra dizilmişler.

 

Hava o kadar soğukmuş ki askerlerin ağızlarından çıkan nefesler buhar olup havada görünüyormuş.

 

Savaş devam ediyor.

 

Memleketin kaderi belirsiz.

 

İnsanların yüreğinde bin türlü endişe var.

 

Gönül ehli kumandan, askerlerin önünde bir ileri bir geri yürümeye başlamış.

 

Fakat yürürken kendi kendine düşünüyormuş:

 

“Acaba benden başka biri de var mı?”

 

“Bu mücadeleyi benimle birlikte omuzlayacak biri var mı?”

 

“Biz bu savaşı nasıl kazanacağız?”

 

Bir ileri gitmiş…

 

Bir geri dönmüş…

 

Tam geri döndüğü sırada askerlerden biri bir adım öne çıkmış ve:

 

“Bir de ben varım komutanım!”

 

demiş.

 

İşte o anda kumandanın yüzü değişmiş.

 

Öyle mesrur olmuş, öyle mutlu olmuş ki o askerin gözlerinin içine bakarak:

 

“Biz bu savaşı kazanırız!”

 

demiş.

 

Çünkü bazen bir insanın varlığı, bir ordunun gücü kadar kıymetlidir.

 

Bazen bir insanın “Ben de varım.” demesi, karanlığın ortasında yakılan bir kandil gibidir.

 

Bazen de bir insanın gönlünü kırmamak, bir insanı yalnız bırakmamak, bir insanın yükünü biraz olsun omuzlamak; görünenden çok daha büyük bir iyiliktir.

 

Ben yıllar sonra o gece arabamın içinde hâlâ aynı şeyi düşündüm:

 

Gönül ehli insanları bulduğumuz zaman onların gönlüne girmek ne kadar önemliyse, onların gönlünü kırmamak da o kadar önemlidir.

 

Çünkü gönül kırmak basit bir mesele değildir.

 

Bir insanın kalbine dokunuyorsanız, orada sadece bir insanın kalbi yoktur.

 

Gönül, Rabbimizin nazargâhıdır.

 

Belki de bu yüzden gönül ehli insanlar incitmemeye, yük olmamaya, kimseyi rahatsız etmemeye bu kadar dikkat ederler.

 

O gece arabaya binen o güzel insanın söylediği:

 

“Kimin arabasına kim biniyor?”

 

sözünü hiç unutmadım.

 

Belki o, benim arabama binmişti.

 

Ama belki de asıl mesele bu değildi.

 

Belki o gece benim arabam, onun evine giden bir vasıtaydı.

 

Fakat onun söylediği o tek cümle, yıllardır benim gönlüme doğru giden bir yol oldu.

 

Şimdi düşünüyorum da…

 

Dünyada herkes bir yerlere biniyor.

 

Kimi makama biniyor.

 

Kimi servete.

 

Kimi şöhrete.

 

Kimi nefsine.

 

Kimi de bir gönlün duasına…

 

Fakat sonunda hepimiz bu dünyanın arabasından ineceğiz.

 

Yanımızda ne mal kalacak ne mülk…

 

Ne makam ne şöhret…

 

Geriye sadece gönüllerde bıraktığımız iz kalacak.

 

Belki de asıl soru:

 

“Kimin arabasına kim biniyor?” değil…

 

“Kimin gönlüne kim misafir oluyor?”

 

sorusudur.

 

Ve insanın ömrü boyunca en çok dikkat etmesi gereken şey de budur.

 

Çünkü bir gönle girmek büyük bir nasiptir.

 

Bir gönlü kazanmak büyük bir servettir.

 

Ama bir gönlü kırmak…

 

İşte onun hesabı çok ağır olabilir.

 

Ben o geceden beri bir insanın kenarda, karanlığın içinde, kimseye yük olmamak için beklediğini gördüğümde gözümü başka tarafa çevirmem.

 

Çünkü bir zamanlar ben de aynı yerde beklemiştim.

 

Ve şimdi biliyorum:

 

Bazen bir insanı arabana almak, aslında onun yükünü değil; kendi gönlünün imtihanını taşımaktır.

 

11.09.2026 Atakum. Samsun.5