DEVE ÇIKMADI, İNSAN DÜŞÜNDÜ

Çölün sıcağı insanın yalnız bedenini değil, sanki düşüncelerini de kavuruyordu.
Gökyüzü masmavi… Bulutsuz, uçsuz bucaksız bir gökyüzünün altında güneş, bütün ihtişamıyla tepemizdeydi. Kumların üzerine vuran ışık gözlerimizi alıyor, sıcak hava yüzümüze çarpıyordu. İnsan, böylesine yakıcı bir güneşin altında gölgenin bile kıymetini daha iyi anlıyordu.
Yıl 1986…
Otuz beş öğrencimiz ve beş öğretmen arkadaşımızla birlikte umre için Mekke'deydik.
O gün ziyaret programımızda Arafat vardı. Otobüsten indik, sıcağa rağmen büyük bir heyecanla Arafat'ı dolaşmaya başladık.
Arafat…
İnsanın zihninde mahşeri, hesap gününü, insanın dünyadaki bütün unvanlarından soyunup Allah'ın huzurunda tek başına kalışını çağrıştıran bir mekân…
Tam bu sırada Arafat'ın eteklerinde turistlere yönelik develeri gördük. Develer süslenmiş, üzerlerine binmek isteyenler için hazırlanmıştı. Deve çöktürülüyor, ziyaretçi üzerine bindiriliyor, sonra deve ayağa kaldırılıyor ve hatıra fotoğrafları çekiliyordu.
Çocukların ilgisini hemen çekti.
Fakat bizden önce başka bir ziyaretçi grubu vardı. Onların sırasını beklemeye başladık.
Derken, o grubun içindeki bir adam deveciyle pazarlığa girişti.
“Ben devenin üzerine bineceğim. Ama sen bu deveyi Arafat'ın merdivenlerinden biraz yukarı çıkaracaksın. Ben de yukarıda, devenin üzerinde fotoğraf çektireceğim. İstediğin parayı vereceğim.”
Deveci, alacağı parayı duyunca hemen kabul etti.
Adam deveye bindi.
Deve ayağa kalktı.
Fakat merdivenlere doğru ilerlemesi istendiğinde birden durdu.
Bir adım bile atmadı.
Deveci çekti, itti, zorladı.
Deve yine çıkmadı.
Bir türlü Arafat'ın merdivenlerine doğru yönelmedi.
Biz de otuz beş öğrencimizle birlikte kenarda olup bitenleri seyrediyorduk.
Önce bunun sıradan bir inat olduğunu düşündük.
Fakat deveci öfkelendi.
Yerden bir tahta parçası aldı. Ucunda uzun, parlak bir çivi vardı.
Ve devenin arka bacaklarına vurmaya başladı.
Çivi hayvanın baldırlarına saplandıkça kanamaya başladı.
İşte o an içimiz yandı.
Otuz beş öğrencinin önünde bir hayvanın canının acıtılmasına razı olamazdık.
“Yaptığın haramdır! Günahtır! Hayvana eziyet edemezsin!” diye tepki gösterdik.
Fakat oradaki görevlilerden biri bizi uyardı. Deveciyle tartışmayı büyütmememizi, işin karakola ve mahkemeye intikal etmesi hâlinde bizim için ciddi sıkıntılar doğabileceğini söyledi.
Mecburen geri çekildik.
Ama gözümüz devenin kanayan baldırlarındaydı.
Adam ne kadar zorladıysa da deve Arafat'a doğru bir adım atmadı.
Sonunda adam deveden indi.
Ve deveciye vaat ettiği parayı da vermedi.
Bizim öğrencilerimiz ise sırayla o deveye binip fotoğraf çektirecekti.
Çocuklara baktım:
“Gördünüz olanları. Şimdi bu deveye binip fotoğraf çektirmek ve bu adama para kazandırmak ister misiniz?”
Hiç tereddüt etmeden:
“Hayır hocam!”
dediler.
“Kesinlikle istemiyoruz.”
Ve o gün otuz beş öğrencimiz de deveye binmekten vazgeçti.
Belki bizim yaptığımız şey çok küçük bir tepkiydi.
Ama çocukların zihninde çok büyük bir ders kaldığını düşünüyorum:
Bir canlıya eziyet ederek eğlenmek, hatıra biriktirmek değildir.
Yıllar geçti.
Fakat o devenin görüntüsü zihnimden hiç silinmedi.
Sonra Peygamber Efendimiz'in hayvanlara karşı merhametini anlatan hadisleri düşündüm.
Resûlullah ﷺ, hayvanların sırtlarını insanların oturup uzun uzun konuştuğu birer kürsü hâline getirmemelerini öğütlemişti. Hayvanların, Allah'ın insanın hizmetine verdiği emanetler olduğunu hatırlatmıştı. (Ebû Dâvûd, Cihad, 61, hadis 2567.)
Bir başka rivayette ise Peygamberimiz ﷺ, aç bırakılıp fazla çalıştırılan bir devenin hâlinden haberdar olmuş ve sahibini uyarmıştı. Deve, âdeta derdini Resûlullah'a anlatmıştı. (Ebû Dâvûd rivayeti; Riyâzü's-Sâlihîn, 967.)
Hatta yolculuk sırasında hayvanların dinlendirilmesi konusunda sahabenin uygulaması da dikkat çekiciydi. Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, konakladıklarında hayvanların yüklerini indirmeden nafile namaza başlamazlardı. (Ebû Dâvûd.)
Bütün bunları düşününce, yıllar önce Arafat'ta gördüğüm o manzara gözümün önüne yeniden gelirdi.
Bir de Peygamberimizin hayatındaki şu olayı hatırlardım:
Bir bedevî, Mescid-i Nebevî'nin bir köşesine küçük abdestini bozmuştu. Sahabe hemen müdahale etmek istemişti. Fakat Resûlullah ﷺ onu durdurmuş, adam işini bitirdikten sonra oraya bir kova su dökülmesini emretmişti. Sonra da mescitlerin ne için olduğunu ona güzel bir şekilde anlatmıştı. (Sahih Müslim, Tahâret, 284a-285.)
O günleri düşündükçe Peygamber Efendimiz'in nasıl bir eğitim mücadelesi verdiğini daha iyi anlıyordum.
Çünkü İslâm sadece namazı, orucu, haccı öğretmek değildi.
İslâm aynı zamanda merhameti, edebi, ölçüyü, canlıya saygıyı ve nefsine hâkim olmayı öğretmekti.
Fakat benim için Arafat'taki asıl ders bundan da öteye geçti.
Yıllar sonra kendi kendime şu soruyu sormaya başladım:
Bir deve, canı yanmasına rağmen çıkmaması gereken yere çıkmıyorsa, insan kendisine yanlış olan bir şey yaptırılmak istendiğinde ne kadar direnebiliyor?
Üstelik bizim imtihanımız çoğu zaman çiviyle yapılmıyor.
Bazen bir arkadaşın sözüyle…
Bazen “Ne derler?” korkusuyla…
Bazen makam uğruna…
Bazen para uğruna…
Bazen çevreye ayak uydurma adına…
Bazen de kimse görmüyor diye…
İnsan, kendi değerlerinin üzerine basıveriyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü insanın manevî sınırları bir defa çiğnenmeye başladığında, ikinci adım daha kolay geliyor.
Arafat'taki deve, baldırından kan akmasına rağmen merdivene çıkmadı.
Ben o gün devenin neden çıkmadığını bilmiyorum.
Belki korktu.
Belki alışık değildi.
Belki başka bir sebepten dolayı direniyordu.
“Mutlaka Arafat'ın maneviyatını hissetti ve bu yüzden çıkmadı” diyemem.
Bunu Allah bilir.
Ama bildiğim bir şey var:
O hayvan, canı pahasına kendisine yaptırılmak istenen şeye direniyordu.
Ve ben yıllar sonra hâlâ düşünüyorum:
Biz insanlar, Allah'ın razı olmayacağı bir şey bize yaptırılmak istendiğinde ne kadar direniyoruz?
Bazen bir deve kadar bile direnemiyor muyuz?
Bâyezîd-i Bistâmî hakkında anlatılan güzel bir menkıbe vardır. Rivayete göre Hemedan'dan aldığı hardal tohumlarının arasına birkaç karınca karışmış ve Bistâm'a kadar gelmişti. Bâyezîd, karıncaları fark edince onları tekrar Hemedan'a götürüp geldikleri yere bıraktı. Onun için küçücük bir canlı bile ihmal edilecek bir emanet değildi. Bu rivayet, onun hayvanlara karşı şefkatini anlatan menkıbeler arasında zikredilir.
Belki de tasavvufun ince tarafı tam burada başlıyordu:
Hakikate yaklaşan insan, yalnız insanlara değil; Allah'ın yarattığı her canlıya karşı merhametini artırıyordu.
Arafat'ta bir deve çıkmadı.
Ama o deve, benim zihnimde yıllardır başka bir yere çıktı:
İnsan kendi nefsinin, korkularının ve çıkarlarının karşısında ne kadar dik durabiliyor?
Bazen bir hayvanın direnişi, insana insanlığını yeniden hatırlatır.
14.09.2026 Atakum. Samsun.5


