DAVANIN HAVARİSİ OLMAK
Yıllar önce Sarıyer İmam Hatip Lisesi'nde görev yapıyordum.
Bir yandan ders anlatıyor, bir yandan da sınıfın pencerelerinden Boğaz'ın masmavi sularına dalıp gidiyorduk.
Hele yunuslar denizin üzerinde sıçrayarak İstinye Koyu'na girdiklerinde, gözümüz bir anda dersten kopar, Boğaz'ın o eşsiz manzarasına takılırdı.
O yıllarda birkaç arkadaşımla birlikte, üstad ve hattat,mimar Abdülvahap Avanoğlu'ndan yaklaşık bir yıl boyunca hat dersleri aldık.
Hocamız büyük bir fedakârlık gösteriyordu.
Okula kadar geliyor, bizim kullanacağımız kamış kalemleri temin ediyor, mürekkebimizi ve kuşe kâğıtlarımızı bile kendisi getiriyordu.
Bize adeta,
“Yeter ki siz öğrenin.”
der gibiydi.
Hoş sohbet bir insandı.
Bir gün söylediği bir söz hâlâ hafızamda.
Şöyle demişti:
“Artık bize, davasına sadakatle bağlı ve alanında tek olan müminler lazım.”
Bu söz o zaman zihnimde bir iz bırakmıştı.
Sonra yıllar içerisinde ne demek istediğini daha iyi anlamaya başladım.
Geçmişte Müslüman ailelerin çocukları yeterince eğitim imkânı bulamamıştı. Fakat zaman değişti. Müslümanların çocukları okudu; doktor oldular, mühendis oldular, öğretmen oldular, elektronikçi oldular, bilgisayar mühendisi oldular, bilim insanı oldular.
Fakat hocamızın işaret ettiği mesele bundan daha ilerideydi.
Artık sadece bir meslek sahibi olmak yetmiyordu.
İnsan yaptığı işte gerçekten ehil olacak, sözü dinlenecek, bilgisiyle ve ahlakıyla örnek olacak, fakat bütün bunların yanında inandığı davaya da sadık kalacaktı.
İşte o zaman zihnimde Kur'an-ı Kerim'deki bir başka sahne canlanıyordu.
Hz. İsa (a.s.), çevresindeki insanlara,
“Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?”
diye sorduğunda havariler,
“Biz Allah'ın yardımcılarıyız.”
diye cevap vermişlerdi.
Kur'an bu olayı şöyle bildirir:
“Havariler, ‘Biz Allah'ın yardımcılarıyız’ dediler.”
(Âl-i İmrân, 3/52)
Aynı hadise Saff sûresinde de hatırlatılır ve Allah Teâlâ,
“Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun.”
buyurur.
(Saff, 61/14)
Demek ki havarilik sadece bir isim değildi.
Bir sorumluluktu.
Bir sadakatti.
Bir fedakârlıktı.
Bir insanın inandığı hakikat uğruna gerektiğinde rahatından, makamından, şöhretinden ve hatta canından vazgeçebilmesiydi.
Havariler, Hz. İsa'nın tebliğine iman eden ve ona destek olan kimselerdi. Onlar için hakikat, seyredilecek bir şey değil; uğrunda bedel ödenecek bir davaydı.
Hz. İsa (a.s.) göğe yükseltildikten sonra da onun getirdiği tevhid mesajını yaşatmaya ve yaymaya çalışan müminler oldu.
İşte ben yıllar sonra bütün bunları düşündüğümde hep aynı cümleye geliyorum:
DAVANIN HAVARİSİ OLMAK LAZIM.
Nasıl ki Hz. İsa'nın yanında havariler vardıysa, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) yanında da davasını canı ve malıyla destekleyen sahabeler vardı.
Uhud günü ortalık birbirine karıştığında, birçok insanın dağıldığı o zor anda Resûlullah'ın (s.a.v.) etrafında kalan ve onu korumak için canlarını ortaya koyan sahabeler, işte böyle bir sadakatin canlı örnekleriydi.
Onların davası sözde değildi.
Canlarıyla yazılmıştı.
Bugün de kendi kendime sorarım:
Allah ve Resûlü'nün çizgisine iman eden, hayatını bu ölçüyle yaşamaya çalışan insanlar arasında hâlâ havariler yok mu?
Bence var.
Hem de çok var.
Fakat onların çoğu görünürde değil.
İşin mutfağındalar.
Gösterişten uzaktalar.
Makam peşinde değiller.
Şöhret aramıyorlar.
“Beni kim gördü?” diye düşünmüyorlar.
Onlar için,
“Allah bilsin, Allah beni görsün; bu yeter.”
anlayışı var.
Kimi bir okulun sessiz bir köşesinde çocuk yetiştiriyor...
Kimi bir hastanın başında saatlerce bekliyor...
Kimi bir yetimin elinden tutuyor...
Kimi kazandığı paranın bir bölümünü hiç kimse bilmeden ihtiyaç sahibine ulaştırıyor...
Kimi ilmiyle, kimi kalemiyle, kimi güzel ahlakıyla, kimi de sadece güzel bir tebessümüyle insanlara İslam'ın güzelliğini göstermeye çalışıyor.
Onların isimleri belki gazete sayfalarında yok.
Televizyonlarda görünmüyorlar.
Makam koltuklarında oturmuyorlar.
Fakat Allah'ın nazarında belki de en büyük makamı taşıyorlar:
Samimiyet.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin pergel metaforunu düşündüğümde de hep bunu hatırlarım.
Bir ayağı Kur'an ve Sünnet'in ölçüsünde sabit...
Diğer ayağı ise sevgi, şefkat, merhamet ve insanlık üzerinde dolaşan insanlar...
İşte böyle insanlar gördüm.
Allah'ı bir bilip O'nun yarattıklarına şefkat gösteren...
Resûlullah'ın (s.a.v.) ahlakını hayatına taşımaya çalışan...
İnsanları kırmadan, incitmeden, küçümsemeden hakikate çağıran...
Kendisini öne çıkarmadan iyiliği çoğaltan...
Dünyanın geçici nimetlerini hayatının merkezine koymayan...
Nice isimsiz kahramanlar gördüm.
Nice dava havarileri olduğuna inandım.
Belki kimse onların adını bilmiyor.
Belki hayatları boyunca bir makamın kapısından bile geçmediler.
Belki yaptıkları iyilikleri kendilerinden başka hiç kimse bilmedi.
Ama zaten onların aradığı da bu değildi.
Çünkü gerçek dava insanı, alkış için yürümez.
Hakikat için yürür.
İnsanlar görsün diye değil, Allah görsün diye yaşar.
Ve belki de asıl havarilik budur:
Davanın en çok konuşulanı değil...
Davanın en çok yükünü taşıyanı olmak.
Çünkü bazı insanlar vardır; dünyada isimleri bilinmez.
Ama gökyüzünde melekler tarafından bilinir.
Ve bazı insanlar vardır ki, yeryüzünde görünmezler; fakat Allah'ın davasının yükünü sessizce omuzlarında taşırlar.
İşte onlar...
DAVANIN HAVARİLERİDİR.


