DERYANIN İÇİNDE OLUP DA DERYAYI BİLMEYENLER!
Samsun’un Çarşamba ilçesinde görev yaptığım yıllardı. Küçük arabamla fırsat buldukça Yeşilırmak’ın peşine düşerdim. Dağların yemyeşil yamaçları arasından kıvrıla kıvrıla akan, güneş vurduğunda deniz mavisine bürünen bu güzel ırmak, gönlümü kendine esir etmişti. Yol boyunca uzanan manzaralar içimi ferahlatır; Suat Uğurlu ve Hasan Uğurlu barajlarının çevresinde dolaşmak, oralarda piknik yapmak bana ayrı bir huzur verirdi.
Hasan Uğurlu Barajı’ndaki balık lokantasının yayın balığını da unutamam. Özel sosuyla hazırlanan o lezzet, damağımda hâlâ hatırası kalan, her yerde bulunamayacak kadar farklı bir tattı.
Yeşilırmak’a sevgimi artıran bir başka sebep daha vardı. Türkiye haritasını açıp ırmağın doğduğu yerden Karadeniz’e döküldüğü yere kadar izlediğimde, kaynağının bizim köyümüzün yaylaları olduğunu görürdüm. İnsanın kendi memleketiyle bir suyun, bir dağın, bir yolun arasında bağ kurması ne güzel şeydi! Sanki ırmak, uzaklardan gelip bana kendi hikâyesini anlatıyordu.
Fakat bir gün, bu güzel manzaranın ortasında öyle bir sahneyle karşılaştım ki yıllar geçmesine rağmen hafızamdan silinmedi.
Yine Suat Uğurlu Barajı’na doğru yola çıkmıştım. Barajın önüne geldiğimde suların çekildiğini gördüm. Barajdan gelen suyun yatağında, birbirinden ayrı küçük göletler oluşmuştu. Ana su yoluyla bağlantısı kesilen bu göletlerde, kocaman balıklar mahsur kalmıştı.
On beş-yirmi kadar insan, ellerinde kalın sopalarla suyun başında bekliyordu. Balıklar bir o yana, bir bu yana çırpınıyor; kuyruklarıyla suları dövüyor, kaçacak bir yol arıyordu. Bazıları on, on beş kiloluk devasa balıklardı. İnsanlar sopalarını kaldırıp indiriyor, balıkları yakalamaya çalışıyordu. Yakalananlar ise hâlâ çırpına çırpına kıyıya taşınıyordu.
Bir an olduğum yerde kalakaldım.
Bir tarafta can havliyle çırpınan balıklar, diğer tarafta onları yakalamaya çalışan insanlar… Suyun içinde yükselen çırpınış sesleri, o güne kadar hayranlıkla seyrettiğim manzarayı bir anda bambaşka bir hâle getirmişti.
O gün yalnızca balıkları görmedim; insanın kendi hayatını sorgulamasına yol açan bir ibret tablosuyla karşılaştım.
Sonradan Kur’an-ı Kerim’de ahiret gününü anlatan ayetleri okurken o sahne yeniden gözümün önüne geldi. Rabbimizin, suçluların perçemlerinden ve ayaklarından yakalanarak cehenneme sürükleneceklerini bildirdiği Rahmân suresinin ayetlerini hatırladım:
“Suçlular simalarından tanınır da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.” (Rahmân, 55/41)
Elbette o balıklar birer hayvandı; yaşadıkları şey de tabiatın içinde karşılaştıkları bir durumdu. Fakat benim zihnimde bambaşka bir kapı açılmıştı. O sahne, bana insanın dünyadaki hâlini düşündürüyordu.
Balıklar, bir zamanlar içinde özgürce dolaştıkları geniş suların yakınında, küçücük göletlerde mahsur kalmışlardı. Önlerinde belki bir zamanlar geçtikleri su yolu vardı; ama artık o yol kapanmış, bulundukları yerden çıkış imkânları daralmıştı. Çırpındıkça su sıçrıyor, kaçmaya çalıştıkça güçleri tükeniyordu.
İşte o an, insanın hâli geldi aklıma.
İnsan da Allah’ın yarattığı bu uçsuz bucaksız kâinatın içinde yaşıyor. Güneşiyle, ayıyla, deniziyle, dağlarıyla, toprağıyla sayısız nimetin kuşattığı bir âlemde nefes alıyor. Fakat bazen içinde yaşadığı bu büyük hakikati fark etmiyor. Dünyayı bütün varlığın kendisinden ibaret sanıyor; sanki hiç ölmeyecekmiş, sahip olduğu nimetleri hiç kaybetmeyecekmiş gibi yaşıyor.
Meşhur söz ne kadar anlamlıdır:
“Ol mâhîler ki derya içredir, deryayı bilmezler.”
Yani bazı balıklar denizin içinde yaşar da denizin ne olduğunu bilmezler.
İnsan da böyledir. Allah’ın nimetleri içinde yaşar, fakat nimetin sahibini unutur. Her gün ölümün bir başkasının kapısını çaldığını görür; ama kendisine hiç uğramayacağını zanneder. Dünyanın geçici olduğunu bilir, fakat ömrünü sanki burada ebedî kalacakmış gibi tüketir.
Oysa peygamberler, insanlığa asıl yurdun ahiret olduğunu haber vermiş; dünya hayatının geçiciliğini, hesap gününün gerçekliğini ve insanın yaptıklarından sorumlu tutulacağını bildirmişlerdir. Onların izinden yürüyen Allah dostları da yüzyıllar boyunca insanları gafletten uyanmaya, kalplerini arındırmaya ve hakikate yönelmeye çağırmışlardır.
Kur’an-ı Kerim, dünya hayatının aldatıcı bir geçimlikten ibaret olduğunu hatırlatır. (Âl-i İmrân, 3/185)
Buna rağmen insan, bazen kendisini dünyaya öylesine kaptırır ki asıl yolculuğunu unutur. Mal, makam, şöhret ve geçici zevkler onun gözünde büyürken ölüm ve hesap küçülür. Dünyayı bir konaklama yeri değil, ebedî yurdu zannetmeye başlar.
O gün barajın önündeki balıklara bakarken, insanın da böyle bir gaflete düşebileceğini düşündüm. Balıkların küçük göletlerde mahsur kalışı, bana insanın kendi eliyle daralttığı gönül dünyasını hatırlattı. Oysa insanın önünde, imanla, iyilikle, kullukla ve güzel ahlakla anlam kazanacak bir hayat vardı.
Asıl mesele dünyada yaşamak değil, dünyaya hapsolmaktı.
Tasavvuf ehli, insanın en büyük esaretinin demir parmaklıklar ardında değil, kendi nefsinin ve bitmek bilmeyen arzularının içinde yaşamak olduğunu söyler. Gönül gözünü dünyaya kilitleyen kişi, önündeki hakikati göremez. Nefsin dar göletine razı olan, ruhunun engin denizini unutur.
Belki de bu yüzden insanın en büyük ihtiyacı, daha çok şeye sahip olmak değil; sahip olduklarının ötesindeki hakikati görebilmektir. Çünkü dünya ne kadar geniş görünürse görünsün, ahireti unutan bir gönül için dar bir gölete dönüşebilir.
O gün Suat Uğurlu Barajı’ndan ayrılırken zihnimde bir soru vardı. Aradan yıllar geçti, fakat o soru hâlâ benimle:
Acaba bizler de içinde yaşadığımız bu büyük nimetler deryasında, asıl gideceğimiz yeri unutarak küçük dünya göletlerine mahkûm olanlardan mıyız?
11.10.2026 Samsun.5


