İCRAATIN BEDELİ VE DOĞRU YOLDA YÜRÜMEK
Yıllar önce, Samsun’un Terme ilçesinin sakince akan suları ve rüzgârla hışırdayan kavakları
arasında bir köyde yaşayan bir arkadaşım vardı. Bir gün, çay bardaklarından buhar
yükselirken bana öyle bir hatıra anlattı ki… O an yüzündeki yorgun tebessümü hiç
unutamadım.
“Hocam,” dedi, “Ben köyde muhtar azasıydım. İnsanlarla aramız hep iyiydi. Kimseyle en ufak
bir kırgınlık bile olmazdı. Meğer sebebi basitmiş… Hiçbir şey yapmıyorduk.”
Durdu, iç çekti.
“Bir gün bir iş yaptık… İşte o gün, diller bir açıldı mı susmak bilmedi.”
Merak ettim, sordum:
“Ne yaptınız da insanlar böyle konuştu?”
Derin bir bakışla anlatmaya başladı:
“Köyün öğretmeni geldi bir sabah. Dere kenarında altı kavak vardı…
İhtiyarlığın omuzlarına çöktüğü, gövdelerinde yılların çizgilerini taşıyan, yorgun kavaklar.
‘Hocam,’ dedi, ‘Bunlar ömürlerini tamamlamış. Bir rüzgâr esse devrilecekler. Yazık değil mi?
Okulun da eksikleri var. İzin verirseniz keselim, kereste yapıp okulumuza harcayalım.’”
Muhtar, azalar… Hepsi aynı fikirde birleşmiş:
“Hayırlı bir iş, yapalım.”
Ağaçlar kesilmiş.
Traktör yavaşça köy yolundan geçerken kavakların gövdeleri güneşte parlıyor, sanki son bir
kez köye selam veriyormuş gibi bir hüzün taşıyormuş.
Okulun önüne yığmışlar keresteleri.
Öğretmen memnun, muhtar memnun, arkadaşım memnun…
Ama köy… köy memnun değilmiş.
Ertesi sabah dedikodu, yağmurdan sonra yayılan sis gibi köyün her köşesini sarmış:
“Bu ağaçları niye kestiler acaba?”
“Birine mi satacaklar?”
“Kesin para işine dökecekler.”
“Rant var rant!”
Arkadaşım sesi titreyerek söylemişti:
“Hocam… O kadar üzüldüm ki. Biz bir hayır işledik sanıyorduk. Ama o günden sonra
hakkımızda söylenmedik söz kalmadı.
Meğer hiçbir şey yapmayınca herkes seni severmiş. Bir adım atınca iş değişirmiş.”
Bu söz kalbime dokundu.
Çünkü hayat boyunca öğrendiğimiz bir hakikat var:
İş yapan, eleştiriyi de göze alacak.
Bir taş yerinden oynayınca toz da kalkar, şüphe de doğar, dil de uzar.
Ama niyet temizse, insanın içi rahatsa… İşte o zaman yolda durmak olmaz.
Tarihte en büyük misal Peygamber Efendimiz’dedir (s.a.v.).
Peygamberlikten önce herkes onu severdi.
Ne zaman ki hakikati söylemeye başladı, işte o zaman iftiralar, taşlamalar, alaylar…
Ama o bir kez bile geri adım atmadı. Çünkü kalbi emindi, Rabbi yolunu aydınlatıyordu.
Demek ki hayatın sırrı şudur:
Niyetin doğruysa adımların da doğru olur.
Eleştiriler seni yolundan çevirmesin.
Doğru bildiğin yolda, tek başına da kalsan yürümeye devam et.
Terme’deki o altı kavak ağacının hikâyesi, bana her zaman şunu hatırlatır:Bazen iyi niyetle yaptığın iş, yanlış anlaşılır.
Ama sonunda kazanan, kalbi temiz olan, doğru yoldan şaşmayandır.
# Eldeki Yara, Duvardaki Delik
Samsun’un ağır, nemli sabahlarında sanat okulunun koridorlarından yükselen tebeşir
kokusuna, memleketin üzerini kaplayan o kasvetli 28 Şubat havası karışıyordu. Her günün
sabahı yeni bir endişeyle doğuyor, akşamları içimizde biriken yük biraz daha ağırlaşıyordu.
Yanımda on kadar stajyer öğretmen olurdu; gençliklerinin tazeliğiyle umut saçan bu
çocuklara rehberlik etmeye çalışırken, dışarıdaki sert rüzgârın sesini kulaklarımızdan eksik
etmiyorduk. Üniversiteden gelen öğretim üyeleri de stajyerleri takip etmek için arada uğrardı;
onların adımlarında bile dönemin tedirginliği sezilirdi.
İlahiyat Fakültesi, o günlerin en çok yara alan yerlerindendi. Birçok öğretim üyesi görevden
uzaklaştırılmış, köklü hayatlar bir anda savruluvermişti. Hepimiz, sessizce "acaba sıra bize
de gelir mi?" sorusunu taşıyorduk.
Bir gün, fakülteden bir öğretim üyesi yine öğrencilerini görmek için okula geldi. Bahçenin tam
ortasında yer alan küçük çay bahçesinde birlikte oturduk. Dalların arasından süzülen ışık,
masanın üzerindeki çay bardağına düşüyor, ama konuşmamıza bir aydınlık vermeye
yetmiyordu. Öğretim üyesi derin bir iç çekti ve sitemle söze başladı:
"Samsun’da bu kadar cemaat var, tarikat var… Bu süreçte bizi görevden aldılar, maaşımız
kesildi, perişan olduk. Ama bir kişi bile hâlimizi sormadı. Ne bir cemaat kapımızı çaldı, ne bir
tasavvuf ehli yanımızda durdu. Yapayalnız kaldık."
Sözlerindeki acının gerçek olduğunu hissediyordum, fakat içinde bir eksiklik, gözden kaçmış
bir taraf vardı. Ona yumuşak bir sesle sordum:
"Peki hocam… Tüm bunlar olmadan önce, bu yardım beklediğiniz insanlarla hiç
merhabalaştınız mı? Onların meclislerinde oturdunuz mu? ‘Siz kimsiniz, ne yaparsınız?’ diye
sordunuz mu? Güzelliklerini takdir edip, gördüğünüz hataya nezaketle dokundunuz mu?"
Her soruma aynı sessizlikle karşılık verdi. Başını kaldırmadan, sanki cevap vermeye de
mecali yokmuş gibi…
Sonunda dayanamadım:
"E siz onlarla hiç ilgilenmediniz ki, şimdi onlar sizinle ilgilensin…" dedim.
Bu söz, bir anda çay bahçesindeki kuş seslerinin bile sustuğu bir boşluk yarattı. Söylenmesi
gereken başka bir şey kalmamıştı.
Eskilerimizin bir sözü vardır: **“Eldeki yara, duvardaki delik.”** Bir başkasının acısı, sende
ancak bir duvarın deliğine bakarken duyduğun kadar bir sızı bırakır. Gerçek acıyı, gerçek
yarayı insan ancak kendi başına geldiğinde hisseder. İşte o zaman etrafındaki ilgisizliği farkeder, soğukluklara kızar. Oysa çoğu zaman gördüğün o soğukluk, senin kendi hayatında
eksik bıraktıklarının bir yansımasından başka bir şey değildir.
İnsan, çevresine bakarken aslında kendisini görür.
Bu yüzden büyükler diğer gam olmayı öğütler. Tasavvuf ehlinin söylediği gibi: **Kardeşini
kendine tercih edeceksin.** Çünkü yeryüzünde bundan daha kıymetli bir hâl yoktur.
Kardeşlik—hangi isimle anılırsa anılsın—başkasının acısını kendi kalbinde duymayı, elini
onun eline uzatmayı gerektirir.
İnsan olmak, bir başkasının yarasını kendi avucunda taşımaktır.
Ve selam.
#Haberb24

