
ATEŞİN TERBİYESİ, GÖNLÜN PİŞMESİ
Samsun’un kenar mahallerinde küçük bir fırın…
Dışarıdan bakınca sıradan, içine girince bir dergâh kadar derin.
Orada sevdiğim bir dost var; ekmek pişirirken hakikati de pişirir.
Bir gün fırının kapısından içeri adım atınca,
odunların çıtırtısı sanki bir sohbetin başlangıcı gibiydi.
Fırıncı dostum odunları ateşe attı, sonra bana dönüp:
“Bak hocam,” dedi,
“Odun dumanlıyken ekmek pişmez. Ateş kor olunca hamurları ateşin soluna dizerim.
Çok yaklaştırırsam yanar, çok uzak koyarsam hamur kalır.
Ekmek kıvamını mesafeyle bulur.”
Sonra gözlerimin içine baktı:
“Mürşit de bu ateştir. Mesafeyi bilmezsen ya yanarsın ya da hiç pişmezsin.”
Bu söz, dumanı içime çeken ateş gibi ruhuma işledi.
Fakat mesafenin ne olduğunu daha iyi anlamak için bir ağabeye sordum.
Gülümsedi ve dedi ki:
“Hiç mıknatısın etrafındaki demir tozlarını seyrettin mi?
Belli bir mesafeye girince mıknatıs onları kendine çeker.
İşte o çekime ruhâniyet denir.”
Sonra ekledi:
“Çok uzaksan etkilenmezsin.
Çok yaklaşırsan şeklin bozulur.
Ama tam kıvamında durursan…
Mıknatıs seni hizaya sokar, olgunlaştırır.
Gönlü temiz olanlara Allah’ın nazarı tecelli eder.
O nazarın yakınında bulunan da payını alır.”
O an şunu anladım:
İnsan da bir hamurdur.
Ateş olmadan pişmez.
Mesafesiz olgunlaşmaz.
Terbiye olmadan ekmek de insan da eksik kalır.
Ve ben o gün Samsun’un küçücük bir fırınında
ekmekten daha büyük bir sır öğrendim:
Ateş ekmeği pişirir,
mürşit gönlü…
İçersek DEĞİRMEN YOLUNDA UNUTULAN MERHAMET
Beşikdüzlü bir dostumun anlattığı bir hatıraydı…
Dağların karanlık kucağında saklanmış köyler düşünün:
Rüzgârın bile nefesini tutarak geçtiği vadiler, güneşin ancak eğilip baktığı patikalar,
uçurumlara yaslanmış yürek gibi evler…
Bu köylerin tek ortak noktası vardı:
Değirmen.
Dağların koynunda bir kalp gibi atan, bütün patikaların gelip bağlandığı, hayatın nabzını
tutan o mütevazı değirmen…Kasabadan gelen tek araç ancak oraya kadar çıkardı. Bu yüzden kim hastalanırsa, kim bir
yolculuğa çıkacak olursa önce o dar patikaları aşar, değirmenin önüne varırdı. Değirmen,
hem ayrılışların hem kavuşmaların eşiğiydi.
Bir gün köyde biri ağır hastalanmış.
Köylüler, insanın bir zamanlar taşıdığı merhametin son kırıntılarıyla toparlanıp hastayı
battaniyeye sarmışlar. Yaralı bir kuşu taşırcasına, elleri titreyerek, dizleri çözülerek, “Aman
düşürmeyelim” fısıltılarıyla patikalardan aşağı indirmişler.
Değirmenin önüne geldiklerinde hasta, taş duvarın dibine usulca bırakılmış.
Rüzgâr onun yüzünü okşarken, insanlar çaresizce beklemeye başlamış.
Derken minibüs görünmüş…
Ve o an insanın içindeki o insafsız ses yükselmiş:
“Önce ben!”
Herkes, “Hazır araç gelmişken biz de gidelim” diyerek minibüse dolmuş.
Hastayı bir duvarın dibinde, dünyanın en ıssız yalnızlığıyla bırakarak…
Kasabaya varınca gerçek, bir hançer gibi yüzlerine saplanmış:
Hasta yoktu.
Unutulmuştu.
Sanki sırtlarından atmak istedikleri bir yükmüş gibi, orada, o taş duvarın soğuğuna terk
edilmişti.
Arkadaşım bunu anlatırken, tasavvuf ehlinin yıllardır söylediği bir hakikati yeniden
duydum içimde:
“Nefs, insana kendi gölgesini bile fazla gördürür.”
Yıllar sonra sınıfımda da benzer bir sahne yaşadım.
Afrika’da katarakttan dolayı karanlığa hapsolan insanlar için bağış toplayacaktık. Bir
kumbara hazırladık; çocuklardan biri başkan seçilecekti.
Yarışı kaybeden kız öğrencilerden biri gelip elindeki parayı kaldırdı:
“Atmıyorum hocam.”
“Neden kızım?” dedim.
“Ben kazanamadım. Atmam. İsterse kör olsunlar.”
Kelimeler birer kurşun gibi bedenimde yankılandı.
Bir çocuğun kalbini bile bu kadar büzüştüren şey neydi?
İnsanın içindeki o karanlık, o benlik, o nefis…
İnsanı, başkasının acısını duyamaz hâle getiren o perde…
Tasavvuf büyüklerinden biri boşuna söylememişti:
“Dünyada üşüyen bir garip kaldıkça ben ısınamam.”
Isınamamak…
Başkasının gözünden yaş süzülürken rahat uyuyamamak…
Bir duvar dibinde unutulan hastanın soğuğunu kendi yüreğinde hissetmek…
İnsan olmanın özü işte buradadır.
Ve biz biliyoruz ki:
İnsanı nefes nefes eğiten, kalbini taşlardan daha yumuşak hâle getiren, benliği dizginleyip
merhameti dirilten tek şey; Peygamberimizin getirdiği o nur dolu öğretilerdir.
Çünkü o, kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumu, merhametiyle gül bahçesine
çevirmişti.
İnsanı insan yapan da budur; nefsi terbiye eden, gönlü incelten, kalbi başkasının acısına
ayarlı hâle getiren o ilahî terbiye…
İnsan bazen bir hastayı unutur;
bazen bir yetimi,bazen bir aç yüreği,
bazen de kendinde insanlığı…
Ve tasavvuf bize der ki:
“Unutulan hep başkası değildir. Başkasını unuttuğun an, kendini de unutmuşsundur.”

