Perişan bir gün geçirdim… Af kanunu 5’te (1) nisbetiyle kısmî bir mahiyet arzedince, içeriden çıkmamız kesin, fakat arkasından benim askerî mahkeme davam başlayacak… Onun ardından da Vatan görevi (!)… Kaç gündür bu sıkıntı içinde iken, mahkemeye çıkacağımız günün gecesi de, her zaman olduğu gibi sabahladım… Ali Osman Zor’un parlak (!) teklifi:
– “Eğer bugün tahliye olursak, askerlik işi için gelse gelse bir-iki polis gelir, Cezaevi çıkışında onlara bir girişsek, Kumandan en az 100 metre mesafe alır; onu yakalayamazlar!”
Her neyse… Uykuyu alamadan uyandık… Dışarıdaki güneşe aldanıp ince giyindiğim için, Cezaevi arabasına binmek üzere dışarı çıkarıldığımızda üşümeye başladım… Ali Osman Zor ile ben, Harun Yüksel ile Mevlüt Koç, Süleyman Dal ile Bilâl Saylak, ikişer ikişer birbirimize kelepçeliyiz… Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin önüne geldiğimizde, polis otobüsleri, Askerî cemseler, bir sürü polis ve asker arabaları… Ve tabiî ki hâlis gençlik ve halk… Heyecan verici bir manzara… Bizi telâş içinde yan kapıdan eskiden morg olan Mahkeme binasının alt katına sokuyorlar… Alt katta, önünde parmaklıklı demirler olan hücre… Hücrenin demir parmaklıklardan yapılma kapısını, kilitledikten sonra bir de zincirle kilitliyorlar… Merdivenlerde asker ve polisler… Hücrenin önündeki küçük bir oda büyüklüğündeki yerde birkaç asker… Bahçeye açılan kapı önünde, bahçede asker ve polis… Biz, birbirimize zincirli olarak bu tuhaflığı-komediyi seyrederken, merdivenlerden 15-20 kişilik bir asker grubu silâhlarıyla takviye (!) geldi… Kıpırdamaya yer olmayan boşlukta birkaç dakika dikildikten sonra mecburen, üç-beş’i içerde kaldı, gerisi bahçe kapısı önüne… Arkadaşlar içinde en zor durumda olan benim; 163. Madde kaldırıldığı için, zaten ortada dava mevzuu kalmıyor… Ben, Ali Osman, Bilâl ve Süleyman’ın, ruhsatsız silâh davası kalıyor ki, zaten içerde yattığımız müddet onu karşılıyor… Fakat benim askerlik davam?.. Cezaevindeyken hep askerî savcılıktan ifâdeye çağrılacağım endişesinde idim… Eğer bugün (12 Nisan) tahliye olmazsak, Kanunun Resmi Gazete’de yayınlanmasına kadar geçen müddet içinde Askerî Mahkeme davası çıkabilir ki, Cezaevi’nde kurbanlık koyun gibi beklemektesin… O gün… Eskiden morg olan binanın alt katındaki hücrede, merdiven altına yakın olması hasebiyle, müthiş ceryanın da ayrıca etkilemesiyle, çok üşüdüm ve kafam resmen dondu… Bizden önce mahkemeye giren iki komünistin davası uzayınca, benim de çektiğim işkence uzadı… Nihayet, en az iki saatlik gecikmeyle mahkemeye çıktık… Yerimize geçtik… İki dakika sonra dinlemeye gelenler de içeri doldu… Yer kalmadığı için itiş-kakışlar, içeri giremeyenler vesaire… Ben mahkemeye gelirken hiçbir savunma hazırlamadım ve duruma göre konuşmaya veya konuşmamaya karar verdim… İçeride o güzelim gençler kalabalığını görünce, kendim için değil de onlar adına davamın şah duruşu zaruretini yerine getirmem icab ettiği karanı verdim… Ki hitabet bir yana, böyle durumlarda göze alamayacağım çılgınlık yoktur… Mahkeme başlıyor; aslında bir takım adamların müslümanları sorgulaması, sorgulayabilmeleri ne utandırıcı… Rabbim inşaallah karşımızda köpekler gibi titreşerek hesap verecekleri günleri de gösterecek… Her neyse; her şeyiyle ruhuma giran gelen ve beni unufak eden bir manzara… Hâkim, Savcı’nın iddianamesinden sonra, ne diyeceğimi soruyor… İşte tam o ânda hârika meydana geliyor!.. Bu, milimi milimine bir zamanlama ile ruhaniyet âleminden gelen bir imdattır!.. Savcıya, Ankara’dan faksla geçilen, af kanununun Resmî gazetede yayınlandığı haberi… Hademe bunu Savcıya iletirken, bizim avukatlardan, eski Adalet Bakanlarından İsmail Müftüoğlu Bey, harika bir çıkışla Hâkimi uyarıyor… Savcı da ona destek vermekte… Zaten kelek bir tipi olmayan Hâkim de bunu nazara alıyor… Karar için ara veriliyor, dışarı çıkarılıyoruz… Karar açıklanıyor: 163’ten yargılama iptâl, silâhlar için de Asliye Mahkemesi bakacak… Böylece, şayet on dakika önce bizim mahkeme neticelense idi, biz bir dahaki mahkemeye veya bayram ertesine kadar Cezaevinde kalacak ve bahsettiğim tehlikeye çatacak yerde, böyle bir lütfû İlâhî ile kurtuluyorduk… Daha doğrusu kurtuluyordum!..
Benim durumum, iki ucu pisli değnek değil de, her tarafı pisli değnek… İçerideyken, Askerî Ceza Kanunu’na göre 5 ile 10 yıl arası hapis isteğiyle dava açılacağını zannediyoruz… Hafifletici sebep filân, 7 sene olsa, af kanununa göre cezanın 5’te (1) oranı yatılacağına göre, eder 1,5 yıl civarı… Silâh davasından açılacak davada cezayı paraya çevirttirebilirsek, içeride yattığımız müddet bunun (1) senesini karşılar… Ama ondan sonra 20 ay askerlik… Olmaz işler içindeyim!..
12 Nisan… Cezaevinden tahliye oluyoruz… Dışarıda gazeteciler ordusu… Cezaevinden çıkana kadar hep Askerlik davası… Neyse… Cezaevi çıkışında karakola “buyur” edilmiyorum… Zaten aksi olsa, arbede çıkardı… İşkenceci tosunlar ise, dikizlemeye bile gelemediler… Mehmet Fazıl, Muş’tan hiç durmamasıya gelmesi için 6 kişiyle otobüs kaldırdıklarını söylediği arkadaşların ve Konya, Bursa gibi vilayetlerden gelenlerin, tabiî ki yakın çevremizdeki gençlerin ve bir takım gönüldaşların hatırını ileri sürerek, yakındaki bir lokantada iftar yemeğinden bahsediyor… Oysa ben kafamı taşıyamıyorum ve bir ân önce eve gidip yatmayı düşünüyorum… Ama mecburen Fazıl’ın ve arkadaşların isteği oluyor!..
Aradan birkaç ay geçiyor… Eve gelen polis… Kapıyı açmıyorum… Bir kağıt bırakıyor… Askerlik maceram yeniden başlıyor!
Ben firardayım… Eve uğradığımda kapıcının verdiği bir tomar karakola davet kağıtları… İçinde silâh için mahkeme davası da var… Ve Aziz Demirci de benim adresten aranıyor… Ve cebren ihraz tezkereleri!..
Asliye mahkemesindeki silâh davasına arkadaşlar gidiyor, ben yokum… Mahkeme savsaklanıyor… Ve Hasan Ölçer’den müjde: “Ateşli silâhlarla ilgili kanun değişikliği bilmem neyinden, dava düşüyor… Hâkim benim için şöyle söylemiş.
– “DGM’den afla kurtuldu… Bu adam gelip hiç ifâde de vermedi, bu işten de kurtuldu… Herhâlde Allah öbür dünyada da küçük günahlarını affedecek!”
1992’nin başlarında çıktığını zannettiğim o kanundan sonra, 1992’nin bir diğer ve asıl güzelliği de, 40 yaşını geçenlerin bedel ödeyerek askerlikten kurtulabilmesi imkânının doğması… Bundan yararlanabilmem için, firarı bırakmam lâzım… Neticede askerlikten kurtuldum… Tutuklanma ihtimâli çok zayıf ve en geç bir hafta sonra da mahkemeye çıkarılacağım kaydıyla gittiğim, Sivas’ta, başka bir vartaya düşüyordum… Kendi ayağımla gittim, tutuklandım ve bir hafta ile en fazla bir sene ceza alacağım ve bunu da Bayrampaşa’da yattığım süre karşılayacağı kaydına güvenmişken, hakimin hamaratlığı ile 20 ay ceza aldım… Ve 15-20 gün daha yatacağım kalmış olarak ve temyize başvurma hakkıyla tahliye oldum… Temyiz, cezayı lehte bozdu ve bu iş bitti… Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki o harika oluşun ardından, sıkıntılı fakat her seferinde bir harika ile sıyrılmış olmanın sırrı ile nihâî hükmüm şudur:
– “Gaibi Allah’tan başka kimse bilemez… Ama olan bitenden, olacak ve bitecek olana doğru feraset nuruyla bakmayı kuluna bağışlayan da Allah… Beni erken tutuklama gafını yapan Kemalist rejim, ardından gelişen hadiseler boyunca kendi kuyusunu kazmış, Allah’ın vereceği takatle bize de onu kuyuya atmak kalmıştır!”
Velhasıl… 12 Nisan 1991’deki, Allah’ın ve Resûlü’nün izniyle büyüklerin ruhaniyeti imdadımıza yetişmiş, bizden 10 dakika önce mahkeme olanlar Cezaevi’nin yolunu tutarken, biz ilk tahliye olan siyasî mahkûmlar olarak işin içinden sıyrılmışız… Sıyrıldık!.. (71)
Bizzat Turgut Özal’ın emriyle yapılan meşhur operasyon… Neticesi: 71 gün Bayrampaşa Cezaevi ve 29 gün Sivas Temeltepe Askerî Cezaevi… Toplam 100 günlük bilgisayar kursum!.. (72)
“Âlemde Bâr Olur Hâlime Bigâneler!”
Evimin geniş ve uzun bir balkonu var… Mevcut tahta ve çıtaları kesip biçerek birbirine yakıştırdım ve pekâlâ bir parmaklık yaptım… Geçen sene (1992) “sunta” ve tahtadan çattığım çiçekliklerin yanına, çöpe niyetine yol kenarına atılmış büyük peynir tenekelerinden edinerek ve onları da kesip biçerek yeni çiçeklikler ekledim… Sonra, toprak ıslah çalışmalarım… Geçen seneki çiçeklerden kalma tohumları ve meyve çekirdeklerini ekmem… Ellerim, hapçıların elleri gibi kesik içinde ama, emeğinden ve eserimden mesudum… Uğraştığım işin, ruhumu teskin eden bir tarafı var… Tıpkı hamile kadının, geçmiş doğum sancılarının hatırasıyla yeni bir doğum sancısından kaçınma tecrübesini andıran nafile bir sığınak gibi olsa da, söylediğim üzere bana nefes payı gelen bu çabadan mesudum!..
Muhabbet kuşu… Kimbilir kimin evindeki kafesinden firar etmiş ve benim bahçeyle bir seviyedeki evin balkonuna konmuş… Lâtifeli bir dille söylersem; demek zevk sahibiymiş… Uyku mahmuru gözlerle çay ve sigaramı içmek üzere balkona çıktığımda, 13-14 yaşlarındaki komşu çocuğu Yalçın, “amca şu kuşu yakalar mısın?” dedi… Baktım, ayakları ve kanatları bir kafes imkânındaki sıçramalara uyarlı muhabbet kuşu… Bilmem yakalayabilir miyim?.. Neticede yakaladım… Kuşun zaten sahibi olmayan Yalçın, kendi malik olma arzusunu askıya aldı ve onu sahipleneceğim kesin kanaatiyle bana, hakkı olmayışın rıza tavrıyla baktı… Ama çocuk; bilmez miyim onun yüreğinin bir kuş gibi sektiğini… Balkondaki delikli bir çamaşır sepetinin altına koyarken, “kuş senin!” dedim.
Kimin olduğundan habersiz kuş, çamaşır sepetinin içinde, kafesteki alışkanlıkları ile hareket etmeye çalışıyor ama, tuhaf… Yanlamasına tel kafese yapışmaya uyarlı ayaklar, bizim çamaşır sepetinin yapısı karşısında başarısız… Kuşa kuşluğunu öğretecek değilim; lâkin bunun düşe kalka hareketleri bana çırpınan bir fareyi andırıyor… Böyle olmayacak… Acıyorum… Yalçın’ı, tel kafes almaya yolluyorum… Ve içine bir gölge düşmesin diye tekrarlıyorum:
– “Kuş senin!”
Yani kafes de!..
Kuş gitti… Hâli ise gözümün önünde… Avuçlarımın içinde körük gibi inip kalkan göğsü, çarpan yüreği… Minicik gagasıyla, ümitsiz de olsa elimi gagalayıp kurtulmak istemesi… Kafese ilk girdiğinde, ürpertiden kabaran tüyleri… Aradan birkaç dakika geçmeden, birden canlanıp çevik hareketlerle şuraya buraya sekmesi ve yemlere yumuluşu… Emniyet ve güven hissi… Onu çok iyi anladım!..
Kafes, insana hürriyetin aksi bir intiba verir; oysa muhabbet kuşu, benim hâlime nazaran bunun tam tersini ilhâm etti bana… Diyesim o ki:
– “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!”
Bâr: Yük… Yâr?.. (73)
Dost… Her şeyden önce samimilik ve hasbilik… Bu yoksa, hiçbir şeyin kıymeti yok… Bana en içten bağlılık gösteren ve 1971-1972 senelerinde Kandilli semtinde otururken başlayan ve vefat ettiği 1985 Mart’ına kadar misyon adamı olduğuma imân eden rahmetli Yusuf Özgülen… Vefatından üç ay önce, ben askerlik işimi halletmek üzere Eskişehir’e gelmeden «son defa görmek üzere» ona gitmiştim; kan kanserine yakalanmıştı ve birkaç gün sonra Ankara’ya gidecekti… Yüreğimi delik deşik eden sözü:
– «İşini mutlaka halletmeye bak!.. Sen sinirli adamsın, mutlaka birini vurursun, sonra da seni temizlerler!.. Biz ölsek de… Senin yapacak işin var, sen lâzımsın!» (74)
Kendi payıma ben, oldum olası kendimi beğenmemişlik içindeyim… Çevreme nisbetle ne olursam, ne yaparsam yapayım, bir türlü doymayan ve kanmayan bir tarafım var benim… Kendimde beğendiğim taraf budur ve tabiî ki bu beğenme, kendini beğenmişlik değildir!..
Çilesi çekilmiş ve hakikati yerine getirmiş bir eserimi beğenebilirim… Eserini beğenmeyle, kendini beğenmişlik arasında da herhangi bir alâka yok… Kendini beğenmişlik, işin cakasına yatmak ve olduğundan fazla hava atmaktır… Ki bu durumda, kendini beğenmişlikle olduğundan fazla hava atmak arasında ince bir fark bulunsa da, müşterek tarafları, her ikisinde de palavracı mizacın tütmesidir… Kendini bir şey zannetmekle, bir şey olmak arsında, daima aziz bir fark var!.. (75)
Hiç değişmemek, en genç çağımın yakıcı hayal ve hasretlerine bağlı olmak demekse, dava aşkı ve sadakati, heyecanı, tohumun ağaca doğru gelişmesi ve neticede kesiksiz bir oluş zinciri hâlinde tohumdaki cevheri bir “oluş kanunu” ve hilkat sırrı hâlinde göstermekse, “iyi, doğru ve güzel” için savaşmaksa, direnmekse, ben hiç değişmedim!.. (76)
Kendi çalışmalarım aksamasın diye en yakınlarımla bile ilgilenememenin derin vicdan azabı içindeyim… Benimki davaya adanmış bir hayat ve vaktim çok kıymetli… Böyle zamanlarda ne büyük işkence çekiyorum!.. (77)
Mürsel Karadayı, iş bulamadığı için intihar etmiş… Allah, bütün mazlumların intikamını almayı nasip etsin bize!.. (78)
Bağdat Caddesi’nde bir kapıcının oğlu olan Yusuf Ölmez’e tecavüz edip öldürdüler… Üzerimdeki umumi sıkıntı ve tiksinti hissi sanki budanmış gibi bir duygu içindeyim… (79)
«İnsan hep ilk aşkına döner!» … Deşelim: Her insanın ölümsüzlükle ilgili bir yanı vardır… Ve her insan, şuurlu veya şuursuz, o yanı üzerinde iz sürer… Ölümsüzlük arzusu, bütün ihtiyaçların menşeinde bulunur ve insanın rahatsızlığı bu arzunun eseridir; varolmak arzusu, varolmak şevki, varolmak aşkı… Bu aşkın gayesi ise, şuurun tamlığa, bütünlüğe, eksiksizliğe ve kesiksizliğe ermektir… «İnsanın realitesi bir ıstıraptır!» … Bunu yaşıyorum… «Çünkü o, varamadığı bir tamlıkla taciz edilmektedir!»… Bunun şuurundayım!.. (80)
Geceyarısı duyulan nabız sesi, bilinmelidir ki benimdir; çözülen ve çöken bir dünya, birleşen ve yenilenen dünya… Akış hızı yüksek bir nehirde, yer yer tersine akıntıların peydahlanması tabiîdir… (81)
Atıfta nakşî sırrı… Benim usul ve üslubum!.. (82)
Kendimi, hamle yapmak istedikçe dizginleniyormuşum gibi hissediyorum… İşte benim derdim de bu… İçi içini yiyen, pörsümeyen heyecan!.. (83)
Ben içtimai kavgam adına ayıya dayı da desem, zaman ayının ayılığını ortaya çıkarır… Halisler kalır, ayılar elenir!.. (84)
Ümitler ve ümitsizlikler; ikisi arasında salınan sarkaç durumum değil mi ki beni öğütüp, toz etti… (…)
Hissiz bir felç durumu yerine, elini makine çarklarına kaptırıp canhıraş çığlıklar ve acılar içinde de olsa yaşadığını duymak… Ama nerde gerçek meseleli insanın varoluş ıstırabı, nerde bunların o dertten anlamaz hissizlikleri… (85)
Bekliyorum, hiç kimsenin benim kadar beklemediği bir şafak vaktini!.. (86)
VE YALNIZ BEN… GÖZLERİM, SÖKMEYE YAKIN ŞAFAK AYDINLIĞINI SEYRE HAZIR, O OLAĞANÜSTÜLÜĞÜ BEKLİYORUM… OLAĞANÜSTÜLÜK?.. ÖMRÜMÜN BÜTÜN GİRİNTİ VE ÇIKINTILARINI KENDİSİNE MAHSUS BİLDİĞİM BÜYÜK ZUHUR… MUAZZAM BİR İSLÂMİ ZUHUR… BAŞIMA NE GELDİYSE, BU YÜZDEN!.. (87
(Kendi Kaleminden Ben Kimim Yazı dizisi, www.akademya.com dan iktibas edilmiştir.)

