Kendi Kaleminden Salih Mirzabeyoğlu

24 Mart 1990

Ben, Kaya Balaban ve Semra Hanım benim arabada, Harun Yüksel’in kiralık arabasında da o, Neclâ ve Ömer, gece 2’de Bursa’ya geldik… Ben yatana kadar saat 5 oldu… 9’da herkes kalktı, tabiî ben de; nikâhım var ya!.. Babamın arabada da annem ile Nezihe Hanım, Eskişehir’e yollandık ve saat 14-14.30’da eve vardık… Sonra Nikâh dairesine… Akşam da, “bir zamanlar kartal” olduğum Eskişehir’in o suboyunda dolaştık: Ben, (İngilizce hocası) Hayran Hanım, Kaya, Semra Hanım ve İsmail Erdal… Belki isim ve cisimlerinin uyandıracağı tedaîler olabilir diye, nikâha gelen birkaç ismi de not edeyim: Aynur Hoca, Nazlı Hoca, Gül Hanım, bir Singapurlu hanım hoca, Amerikalı genç bir erkek hoca ve Amerikalı genç bir hanım hoca!.. (65)

Şerife Neslihan’ın tarafımızdan bilindiği gün… Soy, boy… 12 Kasım 1990!.. (66)

1 Temmuz, kızım Neslihan’ın, dayısı İbrahim’in ve anneannesinin doğum günü!.. (67)

Ayşe Elif’in doğumu… 6 Ocak 1993 (68)

 

“Biz Bu Davanın Enayisiyiz!”

1 Şubat’ın mânâsı, bende 1990, derken 1991 ve sonra 1992’de meydana gelen olaylarla… En iyisi kuru tesbit: 1 Şubat 1983, Üstadım’ın İstikbâl İslâmındır isimli eserimi tamam hâlde istediği ve bana ikinci defa mühlet tanıyarak iade ettiği gün… O kadar silik bir gün ki, hatıramda sadece tamamladığım esere mühlet verişi kaldı… 1990 ise, hayatımın dönüm noktalarından; özel hayatımın… 1991, Taraf dergisinin çıkışına vesile olan ve onun nitelemesiyle “Panik Operasyonu”… 1992, Miraç gecesi… Güneydoğu’da çığ düşmesi sonucu 150 askerin telef olması!..

Şiirin ince ve gizli mânâlarını çıkaran “hâlden anlar”, 1 Şubat 1991’de Cuma günü “öğleden sonra” başıma gelen hâlden de aynı şiir idrakıyla çok şey anlar!..

“1 Şubat 1991… Günlerden Cuma… Sabahtan yağan kar tutmuş… Pencereden baktıkça canım sıkılıyor… Canım sıkılıyor, çünkü bugün gelecek olan misafirlerimi karşılamak üzere garaja gitmem lazım; oysa yağan kardan dolayı arabamı bahçeden çıkarıp çıkaramayacağım meçhul… Ayrıca, bir-iki aydan beri görmediğim anne ve babamın, akşam Bursa’dan kızkardeşime, yani Avukat Harun Yüksel’in evine geldiğini haber aldığım için, onlara da uğramam lazım… Kendimi, iki ayağı bir pabuçta hissediyorum… İlk iş, arabayı çıkarabilmekte… Önce anne ve babamı görmeye giderim, ardından da Harem’e misafirleri karşılamaya; böyle kararlaştırıyorum… Hazır Harun Yüksellere gittiğime göre, yeni aldığımız ocak ve fırının ambalaj tahtalarını ve mukavvalarını da götüreyim, sobada yaksınlar… İlk iş arabayı çıkarabilmekte…”

“Saat 14.00… Birkaç başarısız denemeden sonra, arabayı bahçeden çıkarıyorum… Eve dönüp, karton ve tahtaları alıp, arabanın bagajına… Tekrar eve dönüp çantamı alıyorum… Dışarı çıktığımda, benim arabanın arkasına bir arabanın yanaştığı ve sonra ayrıldığını gösteren, karda teker izleri, tuhaf bir şekilde dikkatimi çekiyor… İzler, anayola çıkan köşede duran beyaz bir arabaya ait.”

“Çok yakın mesafede birbirini takip eden arabalar… Arkamdaki gri-siyah bir araba, birkaç keredir beni sollamaya çalışıyor… Oysa, mecburi istikamet olarak asıl ana caddeye çıkacağımız yolun köşe yerinden dolayı, zaten dur-kalk ilerliyoruz ve beni sollamasının bir manası yok… “Salak herif!” diye düşünüyorum… Nihayet beni solladı ve muradına erdi… Yanımdan geçerken, salak herifin arabasında kendinden başka iki kişi daha olduğunu gördüm… Hissimin tercümanı halinde, belli belirsiz bir düdük sesiyle protesto ediyorum… Araba önüme geçer geçmez, şoförün yanındaki hızla kapıdan fırladı ve silahını çekerek 4-5 metre mesafede, ayakları nişan alma vaziyetinde yana açık, sol eliyle silah bulunan sağ elinin bileğini kavramış, tam karşımda dikildi… Hiddetten çok, korku ve heyecan taşıyan bir insanın telaşeli suratı… İlk anda aklıma gelen şey, benim düdük çalmamın kabadayılığına dokunduğu bir tip olması… Beni vurmak isteyen bir örgüt elemanı da olabilir… Kuzu kuzu vurulmaktansa, onu ezmek için şansımı deneyeyim mi?.. Hafif sakallı, meşin ceketli, şişmanca iri ve yuvarlakça suratlı tip, bir yandan “in aşağı!” diye bağırırken, öte yandan elindeki silahla işaret ediyor… Acaba bu, protestom cakasına dokunan bir sivil polis mi?.. Belki 5-10 saniye içinde cereyan eden bu sahneye, birden arabamın kapısının açılması, arkadan gelmiş üç dört adamın beni arabadan dışarı çekmesi ekleniyor… Müthiş bir telaş içindeler. “Kimsiniz siz?” diyorum ve yarı mukavemet ediyorum… “Yakasını tut, paçasını tut!” gibi bir heyecan içinde, üstümde silah araması yapıyorlar… O arada “Silah ihbarı var!” diye bir laf… Demek bunlar polis… “Polis misiniz siz?”… İçlerinden biri “polis!” deyip kimlik gösterse, mesele tamam. Oysa benle güreşir gibi bir halleri var ve o anda korkudan beni vurabileceklerini düşünüyorum… “Kim olduğumuzu görürsün!” diye bir söz sırıtıyor gürültü arasında… “Beni kaçırmak isteyen bir örgüt olmasın?..” Kafamdan şimşek gibi geçen bu ihtimal üzerine, “kimsiniz ulan siz orospu çocukları!” diye bir küfürle ümitsiz bir mücadeleye giriyorum… Biri benim altımda ve arabanın kaportasının üstünde… Kafama inen tabanca kabzası… “Polise mukavemet ha!” diye sesler… Karga tulumba, evin orada gördüğüm arabanın içine sokulurken, birkaç kişi de benim arabamın arkasındaki bu arabanın arkasındaki arabaya binmek üzere koşuyor… “Demek bunlar polis!”… Arabanın arka koltuğundayım; sağımda ve solumda, silahlarını kafama dayamış iki kişi… Sırtımdaki paltoyu kafama geçirdiler ve öndeki iki koltuk arasına doğru eğdiler… İçimde bir kurt; bunlar gerçekten polis mi?… Arabayı kullanana saldırıp, bir yere çarpmasını sağlamak veya en azından arabanın yalpalamasından çevrenin dikkatini çekeceğini düşünüyorum; çünkü, eğer kaçırılıyorsam, nasıl olsa beni öldürecekler… “Polisseniz kimlik gösterin!” diyorum. Şoför telsizi gösteriyor ve açıp konuşmaya başlıyor;

-”Emaneti aldık, tamam!”

Hududunu aşan her şeyin tersine inkılap etmesi gibi, hadise boyunca duyduğum korku ve heyecan, yerini “her şey olacağına varır!” ve “inceldiği yerden kopsun” hissinin umursamazlığına bırakıyor… O anda kendimi değil de evdeki eşimin bana ne olduğunu bilmemesinin telaşesini, kendisini karşılayacağım misafirlerin yanında bizim evin adresinin olup olmadığını düşünüyorum… Acaba içlerinde insani bir duygu kıvılcımı varmı ümidiyle, yaralı kekliğin kendini yakalayan köpeklerin merhametine hitabetmesi şeklinde sesleniyorum:

-”Şuradan eve bir telefon edin, sonra nereye götürürseniz götürün!”

-”Merak etme, kolay iş!”

Arabanın içine kafamdan kan damlıyor… Dilimde, düşüncemde ve kalbimde, “La havle”den başka bir mana mevcut değil… Allah’tan başka davranış ve kuvvet sahibi yoktur!..

Araba duruyor ve iniyoruz… Paltom, etrafımı göremeyeceğim şekilde kafama örtülü… Ve beni yere eğik vaziyette tutuyorlar… Sağımda ve solumda kollarımdan tutan iki adam ve bir kişi de ensemden bastırıyor… Karşılayan bir takım adamların sesleri… Beni yakalayanlardan biri, belki yaptıkları işi mühimsetmek ve mühim bir işi başarıyla gerçekleştirdiklerinin takdirini devşirmek üzere şöyle diyor:

-”Hayret yahu!… Ne kadar soğukkanlı adam!… Herifin umurunda değil!”

Bir diğeri onu destekliyor:

-”Helal olsun!.. Delikanlı adammış!”

Ortadan söyleniyormuş gibi serdedilen bu laflardan, karşılayıcılarım arasında amirlerinin olduğu neticesini çıkarıyorum… Gözlerimi bağlıyorlar.”

Gözlerimi bağlıyorlar… Ve MİT’te başlayan, Siyasî Şube’de devam eden işkence maceram… O hikâye de, bir vehim, bir hayal, bir misâl sırasında varolana döndü!.. (69)

Sene 1987… Ademe mahkûm edilmeye çalışıldığım dönem… Şimdi 1991… Gerisini işkencehâneden nakletmek lâzım!..

MİT’teki sorgulama gibi, Siyasî Şube’deki sorgulamada da hazır bulunan «Hoca» damdan düşercesine ve güya beni kıpırdıyamamacasına sıkıştırmış bir hakikati ifâde edercesine haykırıyor:

– «Senin üstünde kim var, senin üstünde olanın adını söyle!»

– «Benim üstümde hiç kimse yok!»

Hayvanî bir ses tonuyla bağrıyor:

– «Yalan söyleme! Senin üstünde Saddam var!.. Ondan emir alıyorsun!»

Irak Devlet Başkanı’ndan emir almam gibi ahmakça bir irtibat kuruş karşısında insan ne diyebilir ki?.. Sözün, bu hıyar keyfiyeti karşısında büsbütün âciz kalacağını gördüğüm için, ses çıkarmıyorum… Seninki büsbütün coşuyor:

– «Susuyorsun değil mi?.. Bilmiyoruz sandın!»

– «Ne söyleyebilirim ki?»

– «Yalan söyleme!.. Doğrudan doğruya ondan emir aldığını itiraf et!.. Ne yapmanı istiyordu, söyle!»

– «Ben bütün hayatım boyunca Üstadım’dan başka kimseye bağlı olmadım!»

Onun ahmaklığına mukabil Davut, biraz yontulmuş ve haberdar olduğunu gösterici şekilde araya giriyor:

– «Necip Fazıl ölünce, tek başına sen kaldın!.. Peki o senin ne yapmanı isterdi?»

O ânda da Üstadım’la sarmaş dolaş bir muhasebe içinde olduğumu, ondan cesaret ve mukavemetini dilediğimi anlayabilir miydi acaba?

«Hoca», benim «Tilki Günlüğü» isimli eserimdeki «İbda’nın Şark cephesini örgütleme» cümlesi etrafında perendeler atıyor… Tutturmuş, «E’den bahset, E’den» diyor… Ne E’si?..

– «Neyi kastetdiğinizi anlamıyorum?»

– «Bal gibi anlıyorsun!.. Sen anlatacaksın!»

Ivır zıvır tuzakların avladığı abur cubur lâflardan sonra, benim söylemediğimi(!) o söylüyor:

– «Erzurum, Erzurum!… Erzurum’u merkez almadınız mı?.. Doğu’daki olayları sen tertiplemedin mi?»

– «Nasıl ben tertipledim?»

– «Soru sorma!.. Herşeyi açıkça anlat!.. Batman olaylarını sen tertipledin; senin adamların yaptı!»

Vay canına!… İş, şakadan kakaya dönüyordu ve bu adamların meslekî başarı uğruna yapmayacağı şey yoktu… Benim, “neye dayandırarak bunu söylüyorsunuz?” sözüme, Davut hışımla cevap verdi:

– «Fikri sen üflüyorsun, ajite ediyorsun; ondan sonra da hiçbir şey yapmamış gibi kenara çekilip seyrediyorsun!.. Sen bir hâinsin, devlet düşmanısın!»

Ne garip bir durum!.. Dışarıda, fethettiğim alanda fatihçilik oynayan ve ittifak hâlinde “yediği çanağa sıçan soyu” olarak benim inkârıma giden lüpçü ve parsacılara karşılık, burada “davadaki telif hakkım” tescil ediliyor ve dışarıda o türlü, MİT ve Şube’de de bu türlü işkenceye maruz kalıyorum… Üstadım bir “Noktalama”sında şöyle diyordu:

-”Söyledik de söylenecek ne varsa, – Bize seyretmek düştü, elâleme parsa!”

Ve bana söylediği şu söz:

-”Biz bu davanın enayisiyiz!”

“Enayi” lâfı üzerine gayr-ı ihtiyarî “estağfurullah efendim!” deyince, hemen şu cevabı yapıştırmıştı:

-”Allah’a şükrederim!”

İt ve MİT’in birbirine aykırı yollardan beni tüketmek bahsinde birlik oluşlarına ve bütün bunlara rağmen, yetişmelerinde büyük pay sahibi olduğum bugünkü aksiyoncu gençliğin tezahürü karşısında ben ne demeliyim?.. (70)

12 Nisan 1991… Ben, Mevlût Koç, Harun Yüksel, Süleyman Dal, Ali Osman Zor Ve Bilâl Saylak’ın, “Şartlı Tahliye” hükümlerinden yararlanarak Bayrampaşa Cezaevi’nden çıktığımız gün… Cuma günü!..

1 Şubat Cuma günü yakalandım… Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına çıkmam gereken gün Cuma iken, kanun ihlâli ile, arkadaşlarımla beraber Cumartesi günü çıktım ve 6 arkadaş tutuklandık… 12 Nisan Cuma günü tahliye olduk… Ve Körfez Savaşı’nda Amerikan domuzunu protesto gösterilerinin Cuma günleri macerası, bu şekilde ve arkası pek bereketli gelecek şekilde noktalandı!..