Kendi Kaleminden Salih Mirzabeyoğlu

Dicle Nehri… İki-üç aile, toplam 12-13 kişi, “Harley” marka sepetli bir askerî motorsiklet ile, toprak ve son derece dik uzun bir yokuş yolu tırmanıyoruz… Bütün gençliğim boyunca da hayâlimi süsleyen motorsiklet cinsi o oldu… O hâlâ burnumda tüten yolculuktan sonra, kıyısında birbirinden ayrı mesafelerde tahtadan yapılmış kulübe-evler bulunan Dicle Nehri, sayfiye yeri… Suda yüzenler, oynayan çocuklar… Seri kulaçlarla motor gibi suları yararak yüzen babam, arada bir sığda debelenen benim yanıma geliyor ve kaldırıp fırlatıyor; öyle yükseklerden (!) suya düşüyordum ki… Nehrin hemen kıyısında direkler üzerine oturtulmuş evin iskele-balkonu altında kaynaşan küçük balıklar… Tası daldırıp yakalamaya çalışıyorum… Ama nafile!..

Ablam akran bir kız… Kardeşi de var mıydı?.. O, ablam ve ben, Diyarbakır’a 5-6 kilometre mesafedeki bir çiftliğe gidiyoruz; gidiyormuşuz… Hatırlamıyorum… Hatırladım şu: Gidişte veya dönüşte, ablam pestile dönmüş beni sırtında taşıyordu… Ve mesut tesadüf: Askerî bir ciple yoldan geçmekte olan babam, bizi görerek alıyor ve eve getiriyor… Babamın bizi görmesi ve eve getirmesini de hatırlamıyorum… (21)

Hacı Veli… Muş’taki Alâaddin Paşa Sülâlesinden… Diyarbakır’da idi… Ben o zaman 3-4 yaşlarımdaydım.. O ise, herhâlde 50-60 yaşlarında… Hatıramda kalan şemailinin en belirgin vasfı, koca göbeği… Mirzabeyler’den bir filiz olmam, onun bana büyük müsamaha göstermesi için kâfi sebep… İstediğim her ân evlerindeyim… O namaz kılarken secdede sırtına tırmanmam, benim için büyük keyif… Evlerinin mahzeninde bir oda yarıya kadar ceviz dolu olduğu için, sokakta oynarken sık sık “cevizli yenge” dediğim hanımı Arife yengeyi rahatsız ediyorum… Hiç kimsenin kendi çocuğunda bile tahammül edemeyeceği bir serbestlikle, evde herşeyi karıştırıyorum… Bir gün Arife yengenin büfe üzerindeki değerli küpelerini aldım ve birini kırdım… Arife yenge ilk defa benden bıkkınlık belirtici bir edâ ile kızdı; tabiî ben de hemen küstüm ve kapıya yöneldim… Arife yenge bir ân öfkesini tutamaması yüzünden, ne diller dökmüştü benim kırık (!) kalbimi düzeltmek için… Neticede, kabul ettiğim ve etmediğim ikramlarla, gönlüm alınmış olarak sokağa çıktım ve tenbih edildiğim şekilde evde onun bana kızdığım kimseye söylemedim!.. (22)

Altı-yedi yaşlarındayken, «geçmişime» ait bir hatıram vardı… Bir istasyonda üç adam, beni kaçırıyorlardı… Ben çığlıklar içinde yırtınırken, annem yavaş yavaş kalkan trenin penceresinde çaresiz çırpınıyordu… Adamlar beni, öbür perona giden tünelin oradan kaçırmaya çalışıyorlardı… Bu hadise, üç-dört yaşlarında bulunduğum Diyarbakır’a ait her biri sabit ve diri hatırlarım arasında, bir türlü izâha kavuşmayan ikincisidir… Belki 20-25 sene sonraya kadar, uygun düştükçe ve sırasında hafiyelik ve ruhî tahlil yoluyla anneme defalarca sormama rağmen, böyle bir şey olmamıştı… Bu bir rüya değildi… Neydi, nedir?.. (23)

“Bursa”

4-5 yaşlarında iken, Bursa’da bir hatıram… Evin bulunduğu sokağın başında, üç yetişkin insanın elele tutuşarak kuşatabileceği genişlikte büyük bir çınar ağacı vardı… Üzerinde yüzlerce karga… Bir gün sokakta yürürken, tâ tepeden bana doğru bir karga süzülmesin mi?.. Bir ânda suratıma dalacak diye elimle yüzüme perde yaptım ve o, kafamın üstünden teğet geçip tekrar yükseldi gitti… Benim gibi bir masum yavrudan ne istedi acaba?… Belki de pek masum bulmadı!.. (24)

 

“Baba Evi…”

Baba evinde her zaman, kitap mühim bir unsur olmuş ve Şerif Muammer (Muhammed), şahsiyet sahibi olma, kafa yapısı ve fikir meselesini her zaman maddi üstünlük ve ehemmiyetlerin önünde görmüştür… Anneciğim, 1964’de doğum günümde, babamın hediye ettiği kitaptan ayrı olarak bana, Eflâtun’un «Devlet» isimli eserini hediye etmiş ve şöyle yazmıştı:

– «Oğlum!.. Doğru ve akıllı adam, muvaffak olacak adamdır. İyi seneler.»

Benim not alarak okuduğum ilk eser de, 1967’de bu eserdir!.. Şiddetli toplayıcı karakterimin ve koku alma melekemin bariz olarak görülmesine vesile eser!.. (25)

Babam, Bursa’daki Uludağ Gençlik Klübü’nü kuranlardan biri… Gençlik… Onun futbol ve boks şubelerinin çalıştırıcısı… Aradan seneler geçmiş… Ben 10 yaşındaydım… Bir yaz günü akşamüstü, şehir stadının altındaki boks idman salonuna gittik… Babamın talebesi, şimdi hocalık yapıyor… Ortada eldiven giyen iki kişi ve büyülenmiş hâlde onlara doğru akan ben… Babam arkamdan çekip, oturduğu sandalyenin yanına getiriyor… Ben yine akıyorum… Bu durum idmanın sonuna kadar gitti… İradesiz bir şekilde sürükleniyordum… O zamanlar, kaderimin o tarifsiz mistiğin cazibesiyle örülü olduğunu ne bileyim!.. (26)

Aramızda hiçbir zaman “yavrum, evladım” ilişkisi oluşmamış babama –binbir sıkıntıyla- bana verdiği aylığı yükseltmesini söylüyorum –ki o zaman talebe bursu 350, bana verilen 300 lira- ve şu cevabı alıyorum:

– “Senin hakkına bu kadar düşüyor!”

Nefsinde hiçbir “evlât hakkı” hissi bulunmayan ben, onun çevresindeki gençlerin benle kıyas edilemez rahatlıklarına rağmen ondan istifade etmelerine karşılık, verdiği cevaptan rahatlıyorum bile… Nitekim, 100 liram olmadığı için Eskişehir’den İstanbul’a imtihana gelemediğim oldu… Yenilsem bile Türkiye Kulüplerarası Boks ikincisi olacağım maça da, aynı şekilde gelemedim; ben yaz-kış üzerimde aynı kadife pantolonla üç senedir dolaşa durayım, şık takım elbisesi ve yeni ayakkabılarıyla karşısına geçen bir genç, ayakkabıyı yeni aldığını ama parasızlıktan (!) bir senedir aynı takım elbise ile dolaştığından yakındı ve tam 700 lirayı cebe indirdi… Ben maça gelmek için para istediğimde, yoktu!.. (27)