Sene 1983… Üstadım’ın vefatından birkaç gün evvel… Şemsipaşa’da oturuyorum… Vakıa hâlinde söylüyorum: Denizdeki çalkalanma eseri bütün sathını tutmuş küçük dalgacıklar, bana suyun kaynarken fokurdamasını hatırlatıyor ve binlerce ağızdan fısıltılı bir sesle «Allah, Allah» diye zikrediliyormuş gibi geliyor… Ben bu hâlde büyülenmiş gibi denize dalmışken, bir de elleri cebinde ve aheste adımlarla, kendini kaptırmış hafif sesle Kur’ân okuyarak bir adam geçmez mi!.. (46)
“Namaz, dinin direğidir” buyuruyor Allah’ın Sevgilisi… Namaz ile zaman arasındaki kelime delâletinde bile pırıldayan alâka şudur ki, namaz, zamana sahip olmanın mihrak mânâsıdır! (47)
“Resim… Bilerek Aldanma…”
1982’nin yaz ayları… Toprak vazolar, testiler, turşu küpleri, saksılar, cam üzerine yağlı boya resimler… Ne oldu, ne bitti anlayamadım ve kendimi birdenbire üzerinde «resim ve nakış» yazılı istidat çekmecelerinden birinin önünde buldum!..
Hatırladığım kadarıyla, resme ilgim orta okul sıralarında… Resme ilgi mi, yoksa güzel resim yapanlar yanında benim de o işi başarma ihtirasım mı, ayrı mesele!..
Mehmetçik Ortaokulu’nda Naime Saltan Hanım ve Hasan Saltan Bey, resim hocalarımdı… Bey, Anadolu kokan bir mizâç… Hanım ise, bir deli fişek; resme olan istidatsızlığına ters tutumla, boyuna gülünç sergiler açardı… Hasan Bey, yemek, çamaşır ve ev temizliğinin yüzüstü kalmasından şikâyetçi, Naime Hanım da «anlaşılmayan sanatkâr» olmaktan mustarip!.. Mustarip görünmek de sanatkâr bilinmenin aksesuarı ya!..
1982’ye kadar uyuyan resim yapma merakım, iktisadî zaruretler dolayısı ile de depreşti ve gülünç bir ticârî atılım hayaliyle gündeme geldi!..
Birbirinden güzel şeyler yaptım… Birkaç sene sonra da, yıldırımla vurulmuş gibi mânâ ile karşılaştım… «Siyâh üzerine beyaz noktalamalar yapmak»: Büyü!..
Aslında en büyük şaşırtıcılık, Üstadım’ın 1983 mevsiminde Conan Doyle vesilesiyle, onun tablolarından – resim koleksiyonundan bahisle geldi… Conan Doyle, «Şerlok Holmes» isimli hafiye romanları dizisi yazan adam!..
Resme yöneldim mi, yoksa yöneltildim mi?.. Bütün karineler ikinci şıkkı destekliyor!..
«Resim redd kökündendir!»… Rüyâ âleminden öğrendiğim bu mânâ, işin kök hakikatini gösteriyor olsa gerektir!..
Bir el resmim var… İçinde bulunduğumuz dönemde zamanın sureti gibi görürüm!..
Resim… Ortaokulda sınıf birinciliği için çekiştiğim Lemi’yi hatırlamamam mümkün değil… Resimde aldığı not ortalaması, hep benden fazlaydı!..
Redd: Geri döndürmek… Çevirmek… Kabul etmemek… Def etmek… Kerre… Vâri… Bir şeyin karşılığını icra etmek… Aks… Yankı… Dil tutukluğu!..
Işığın görünüşe çıkması için kendisini aksettiren- geri döndüren zemin ihtiyacı gibi, suret, akis yerinde mânânın tecellisi gibi görünür… Mânâya nisbetle kelime klişesi, ses, çizgi, istif vs. şeklindeki her suret, bir resim!..
Kavga eden: Çekişen… Dikkatle bakan… Aldanmış gibi görünen… Bilerek aldanan!…
Bilerek aldanmak, benin bendeki gizlilik karşısında düştüğü hâllerden biri olarak, kendi kendini deşen gerçek mustariplerin şuurunda olduğu bir dava… Ben, benden gizliyim; ve deştikçe boğuluyorum bu hakikatte… Aldanmalar hep bildik üzerine!.. (48)
Askerlik
(Üstad-Ü.F) Her işimle ilgili… Askerlik durumumu soruyor… O sıralar imtihanlara girdiğim için, bir mânâ veremiyorum… «Çare yok, yapılacak!» diyor ve arkasından ekliyor:
– «Fatihte tanıdık bir Şube Başkanı Albay var; ben yardımcı olması için ona bir telefon edeyim!»
Yardımcı olmasına gerek olmadığı babında birşeyler geveleyerek, utanmadan lâfı bulandırmaya çalışıyorum!.. Ama o ısrarlı:
– «Ben sana yardım ederim!» (49)
1984’ün Ekim ayında, Eskişehir’e gittim… Cemal Hoca vasıtasıyla, rüşvetle iş gören ve birkaç ay önce emekliye ayrılmış olan Sıkıyönetim Savcısı Albay’la tanıştım… Eskişehir Hava Hastahanesi doktorlarına para yedirerek benim askerlik işini halledecekti; sakat raporu alacaktı… Bütün doktorlardan iş ayarlanmışken, kendi aralarındaki çekişmeden dolayı biri su koydu ve işi yokuşa sürdü… 54 kilo ve 1.80 metre boy… Aradaki farkı tabiî olarak dikkate alacakları farzedilir ve “diğer muayene neticeleri” ile iş bitirilir zannedilirken, dediğim doktorun tutumu… Bu durumda kilomu, onu da bertaraf edici bir ölçüye indirsem?.. Tam 49 kiloya düştüm… 20 günde, açlık, susuzluk, hamamda kilo düşme ve 10 kilometre mesafe yürüme… Eskişehir’in kışında!.. (50)
Aziz Demirci, benim yerime askere gidecek… (51)
Aziz müracaatını yapmış ve tahsilini ilkokul yazdırmış… Eskişehir Askerlik Şubesi’ne telgraf çekmiş, pazartesi netice gelecek… Aziz’e 500.000 lirasını verdim… (52)
Kütahya’nın Gediz İlçesi kaplıcaları… 1991 Aralık 17.gün… Firar hâlim bu mekânda… Askerlik davamın ne olduğunu ve ne olacağını bilmeden, beklemekteyim!.. (53)
Nüfus Kâğıdına göre doğum tarihim: 25 Aralık… Askerlikten terhis tarihim: 25 Aralık 1992… Askerlik Şubesi Başkanı, başbelâsı benden kurtulmuş olan Kıdemli Albay Teoman Yüksel ve sivil memur Naim Çoban’ın imzâları… Bedel yattığından eğitime tâbi tutulmama imtiyazı ile, askerlik yapmadan yapmış oluyorum… İhtimâldir ki, bundan sonra bir kısım zekâlar, askerlik yapmaktansa soygun yapıp bedel ödeme yolunu tercih edeceklerdir!.. (54)
Savcı Adnan Akbal… Hâkim Namık… Kayıp: Suç ortağım Aziz Demirci… Benim yerime askere giden… Ayıp: Tutuklandım… Sivas Temeltepe Askerî Cezaevi’ne konuk edildim… Zararı Lâikistan Cumhuriyetine… Zehir yese, onu şifaya tahvil etme sırrına ermişiz biz!.. (55)
Askerlik mi?.. 15 yaşımdan beri askerim… Davamın askeri… Sağa sola sapmadan, hiç kolaya kaçmadan, sahici biçimde… Fikir, fiil ve sanatı ölüme ayarlı… Beni anlayabilecek olanlar, benim kumaşımdan olanlardır ancak!.. (56)
Tekel
Tekel… Tek el… Hayatım boyunca dış yüzde büründüğüm şekillerin, yol gösteren tabelalar gibi iç yüze mahsus mânâları tedaî ettirmesinden ve bir şeye mahsus kılınmış olarak kukla gibi oynatıldığım hissinden sarhoşum!..
Sene 1974… Bir adam düşünün: Bürünebileceği, ihtisas sahlarından birinde ilim adamı, sanat adamı, kendi kendinden ibaret de olsa militan şahsiyet tipleri arsında, her birinin istidadını yaşatırken, hepsinden başka bir güçle «benim kaçacağım mecra hangisi?» diye çırpınıyor… Ve onu dilim dilim kesen düşünce: Zaman geçiyor… Herşeye malikken herşeyden mahrum bıktırıcı şartlar altında tükenmiş bir hayat yılgını «dava adamı» olarak, Tekel İdaresi’nin zift kuyusunda cesedini sürüklüyor… O türlü bir kimsesizlik içindeyken, bugün hâlâ mahfuz ve bana bu satırları yazdıran bir kağıda, şartlar ne olursa olsun imânın ne demek olduğunu gösterici şu tarihî notu düşüyor:
– «Ne olur, nasıl olur bilmiyorum ama, benim mutlaka olmam ve yapmam gereken bir iş var!»
Herşeyi yöneten o şey ki, ona her basmakalıp işde işkence çektiriyor, onu hiçbir şey ve hiçbir yerde doyurmuyor… Yol, yordam, çevre ve imkân şartlarının yokluğu içinde, o kapkara çaresizlikte rüzgâra teslim cüsse ve suratın hâlini düşünün ki, ölü kadar sessiz ve bitik, öfke ânında patlayıveren ölçü endaze tanımaz saldırganlık ve enerji, çevredeki bazı insanların düşüncesine göre esrar iptilâsındandır… Sigarayı çekişinden ve bitik hâlinden belli ki, üflüyor… Saldırgan ve kendisini kaybedesiye patlayışlarından belli ki, kriz tutuyor… Birgün, beraber çalıştığımız Davut isimli bir arkadaş:
– «Yahu ne garip adamsın!.. Cansız cansız otururken, kavga çıkınca enerji küpü kesiliyorsun şahlanıyorsun!»
Umumiyetle ve umumî çizgileriyle maymun gibi adamlar arasında, ne anlayan ne bir şey… Aslında o, dev sancılara beşiklik eden yüreklerin, dışyüz seyircisine ve kör gözlerle kapalı yalnızlığı içindedir… Karada çırpınan, suya hasret bir balıktır… Böyle günlerden birinin aynı olan gecesinde, büyük irşad kutbu Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin mütebessim çehresini görme devletine erişmişti… Ve Abdülhakîm Arvasî Hazretleri onun başını okşamıştı!.. (57)
Karaköy Gümrüğünde, Tekel Vergisiz Satışlar Mağazası… Sene 1973 veya 1974… Bulgaristan bandıralı bir yolcu gemisinden her seferinde karşılaştığımız, 50-55 yaşlarında bir karı-koca… Gemide, adam piyano çalıyormuş, kadın da şarkıcı imiş… Bizden alış veriş yaparlardı ve ahbaplık ilişkileri içinde bizim çocuklar onlara ufak tefek siparişler de verirlerdi… Bulgar gemisi geldiğinde, kendilerini hiç de belli etmeyen (!) siyasî şubeden polisler de orada arzı endam ederlerdi… Bir seferinde ben de o karı koca ile konuşurken, bana bir «Bulgarca – Türkçe» lûgat getirip getiremeyeceklerini sormuştum… Üzerimde asit kadar haşin bakışlar… Bizim çocuklar, beni dikizleyen adamların benden pirelendiklerini çıtlattılar… «Kaşkaval» dedikleri kaşar veya kaşarı andıran peynirden getirmelerini söylesem mesele yok… Ama lûgat istemek de ne demek!.. Sonradan, o karı kocanın casus olduklarına ve onlarla fazla samimi olmamam gerektiğine dair ikaz da yapıldı!..(58)
“Davanın Mihrak Şahsiyeti: Hayran Hanım”
Alışılmamış iddialara alışılmamış ispatlar gerekir… Alışılmamış vakalar da, kuru mantık kalıplarıyla değil, kendi bedahet çizgisi üzerindeki idraklere ancak tasvirle aktarılabilir… Şayet, «fikirde tecrit, teşhis içindir; sanatta teşhis ise, tecrit içindir!» hakikatini gözönünde tutarsanız, benim yaşadığım vakıaya hem saf tefekkür ve hem de saf sanat idrakiyle yaklaşılması gerektiğini anlayacaksınız… «Tilki Günlüğü»nün «hüccet-ül gayb-gaibin delili» hükmündeki canlı vesile mihrakından, Hayran Erdal Hanımdan bahsediyorum!..
Hayran Erdal Hanım, Eskişehir’de, Esentepe ve Tepebaşı semtleri içindeki Anadolu Ünüversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nde İngilizce Hocasıdır!.. (59)
Ve bu davanın mihrak şahsiyeti, İngilizce Hocası Hayran Hanım’ı!.. (60)
Hayran Hanım’ın teyzesi veya babaannesi, o doğmadan önce bir rüya görmüş… Konya Akşehir’de türbesi bulunan Seyyit Hayranî isimli bir evliya, rüyasında ona, kız doğarsa “Hayran”, erkek doğarsa “Hayranî” isminin konulmasını söylemiş… Hayran Hanım’ın elinde de, bir esmer leke varmış… (61)
Hayran Hanım’ın kızkardeşi Fatime Erdal, Seydi Mahmut Hayranî’nin bahsi geçen 1945 basımı bir kitap bulmuş… Sinaneddin Hazretleri, Mevlâna Hazretlerine, Seydi Mahmut Hayranî Hazretlerini, “saçı sakalına karışmış bir tilki” diye tarif edince, Mevlâna gülümsüyor ve onunla karşılaştıklarında da, “zamanımızda senin gibi bir tilki olması ne güzel!” gibi birşeyler söylüyor… Neyse… Kitap bana gelecek!.. (62)
Hayran Hanım’dan aldığım kitabın ismi: Akşehir… Müellifi, tarihçi İbrahim Konyalı… 1946 tarihli basım… Kader, onu elime tutuşturdu… İçinde mühim bir bölüm var… Seyyit Mahmut Hayran ile Celaleddin-i Rumî arasında bir dostluk ve bağlılık tablosu… Ahmet Eflâkî’nin menakıbından alınmış… Şöyle… Şeyh Sinaneddin, uzun bir geziden sonra Mevlâna’ya erişir ve şu soruya muhatap olur: “Seyahatlerinde hiçbir merde eriştin mi, Seyit Mahmut Hayran Hazretlerini nasıl gördün, ne ile meşguldür?”… Şu cevabı veriyor: “Onu tilki gibi, saçı sakalına karışmış bir hâlde oturur gördüm; sizin temiz âleminize göz kapamış!”… Bu cevap üzerine Mevlâna güldü ve hiçbir şey demedi… Şeyh Sinaneddin Akşehir’e döndüğü zaman, Mahmut Hayran’ı çarşı başında uyuyor gördü… Mahmut Hayran, Şeyh Sinaneddin’e bağırdı: “Şeyh Sinaneddin!.. Ahrar reislerinin zamanında tilki gibi olmayı cana minnet biliriz!”… Şeyh Sinaneddin, Seyyit Mahmut Hayranı öptü ve gönlünü açacak sözler söyledi… Şeyh Sinaneddin başka bir zaman tekrar Mevlâna’nın yanına vardı ve şunları dinledi: “Alemde kalpleri uyanıklar çoktur!”… Ve şu beyitleri dinledi: “Eğer o deli hayatta ise ona de ki, nadir bulunur deliliği benden öğren!.. Eğer sen divane olmak istersen, benim benzerimin nakşını elbisenin üstüne dik!”… Ve sonra şu: “Her delilik için bir müddet sonra iyilik vardır. Fakat ey deli!.. Ne oluyor ki sen ifakat bulmuyorsun?”… Feci bir yorgunluk ve kesif bir mutluluk içinde, “Tilki Günlüğü”nü aksatmamaya çalışıyorum!.. (63)
4 Şubat 1990
Hayran Hanım’la Şer’i nikâhı kıydık… (64)

