Eskişehir
Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır misâli, Eskişehir benim için madde ve mânâsını yaşadığım hadiseler boyunca ister istemez başvurulan, cinnete yakın uçlarda ruhî sancılarıma, fikir istidadıma ve aksiyon iptilâma mevzu olmuş bir mekân… Hususî saadetler… Ölesiye sadık arkadaşlık ve doyumsuz dostluklar… Öldüresiye nefretler… Dava, aşk ve heyecan… Kesiksiz murakabe ve sahici muhasebe cehdi… Hatırası bile yakıcı zamanlar!..
Şahsiyetimin ana çizgileri, Eskişehir’de pişmiştir!.. (28)
Şehabettin… Yaş farkından doğan nisbetsizliği 14 yaşımda aştım ve onunla birlikte akranlarının da tepesinde sokağımızın efeliğine kuruldum!.. (29)
Rahmetli Sülbiye Gider teyze… Karşımızda, en büyük oğlu rahmetli Faik Gider amca ve Hüsniye Gider yenge ile oturuyor… Bu tek katlı şirin evin arka bahçesinde de bir ev var; orada da en küçük oğlu Bedri ağabey ve Zehra yenge… Yanlarında, baştan kerpiç ve iki katlı, sonradan üç katlı inşâ edilen beton binada da, rahmetli Memduh amca ve Kadriye yenge ile, Kadri amca ve Mukadder yenge… Yani, rahmetli Rıfat Gider dede ile Sülbiye Hanım, 4 oğlan çocukları ve gelinleri ile birarada… Ve dokuz tane de torun!..
Geniş aile, bütün unsurlarıyla Rıfat dede ve Sülbiye teyzenin etrafında döner… Hali vakti yerinde, mahallede ve şehirde çevresi olan, eşraftan bir aile tipi!..
Sülbiye Hanım teyze, mahallenin «kaymakamı»… Kadın çevresinde, geliş gidişi kontrol edere benzer otoriter bir havası vardır!..
Rıfat dede ile Sülbiye Hanım’ın tanışmaları, daha doğrusu Sülbiye teyzenin onu tanıması şöyle olmuş: Genç kızken, bir kadına herkes bahtını baktırırken, o da baktırmış ve o zaman hiç tanımadığı Rıfat dedeyi tastaki suda görmüş!.. Rıfat dede, çarşıdan birşeyler yüklenmiş, yolda yürürken!.. Gel zaman git zaman, çeşitli vesileler ağı çerçevesinde evlerinin kapısı çalınıyor, görücüler geliyor; ve suyun içinde seyrettiği adamın canlısını karşısında görüyor!.. Dehşet bir vakıa!..
Ben İstiklâl mahallesindeki sokağımıza geldiğimizde, 5-6 yaşlarındaydım… Bir sene sonra kendi yaş grubumun ve küçüklerin önünde çete başı… Mahallenin bizden bıkkın büyüklerinin başında da, Fikri amca var… Bizi sokak sokak kovalar… Bu kovalamaca 12 yaşına kadar sürdü… Birgün, her zaman olduğu gibi, «kavga var!» diye evden çağrıldım… Sokağa fırlayınca ne göreyim?… Sağ kolum Erkan, kafasından kan sızan Fikri amcanın kafasına sopayla mütemadiyen vuruyor; ve öyle kudurmuş ki, ne ablası, ne orada bulunan birkaç kadın, ne de çocuklar onu zaptedemiyorlar!.. Derhal müdahale ettim ve benle kapışmayı göze almamasından istifade, elinden sopayı aldım; sonra da «Fikri amca büyüklük sende kalsın!» diye, Fikri amcayı onore ediyorum! O kadar içli ve çaresiz insanın minnettarlığıyla dolu bir sesle bana «peki evladım, peki evlâdım!» dedi ki, şu ân bile içim titriyor!.. Ne tuhaf… Eğer bir daha bizi kovalarsa onu dövmeyi kararlaştıran benim; sonra da bu hâlim!..
Fikri amca, o zamanlar 50 yaşlarında… Sol ayağında belli belirsiz bir aksaklık, yürürken yalpalaya yalpalaya gelen bir görüntü çiziyor… Bir zaman sonra bu amca, mizacımın, kuvvetli saldırgan tarafına değil de, yufka ve içli tarafına hitabedebilme sırrını sezdi… Tatlı sesli ve sözlü, şefkatli tavırlarıyla, benim son derece muhabbet ve hürmetimi kazandı; aslında kendisi de buydu, konu komşu yardımına koşmayı sever, cenazeye ve hastaya yetişir, kendini ibadete vereliberi de o yolda güzel örnekler sergilerdi… Bir gün kapı önünde otururken, bana nasihat etti ve sordu:
– «Oturma yavrum taşlara, oturma; sonra çok çekersin!.. Sen niye tek başınasın?»
– «Arkadaşlar camiye gitti Fikri amca!»
– «Aaa!.. Sen niye gitmedin?»
– «Benim kitabım yok!»
Onbeş dakika sonra ben yine aynı noktadayım… «Bi koşu» kitap alıp gelmiş Fikri amca, onu bana uzattı:
– «Artık kitabın var, bundan sonra sen de git emi!»
Ruhuma büyük temel çivisi çaktı ve delikanlılığa doğru serpilirken, bana hep takdirkâr ve hayranlık gözüyle baktı… Beni çok severdi; kalb kalbe karşıdır ya!..
Delikanlılık çağımın genel geçerli efeliği içinde, yaşlılara karşı çok hürmetkârdım… «İzzet, mahalleye eziyet!» tekerlemesinin sahibi olan bir dede de dahil, o yaşlarda beni çok severlerdi… Elden ayaktan düşmüş Rıfat dede, birgün evdekileri bana şikâyet edeceğini söyleyerek tehdit, ediyor… Onun vefatından bir sene sonra da, Sülbiye Hanım yatakta… Günden güne eriyor… Ben hergün onu ziyaret ediyorum, elini öpüyorum, hatır soruyorum; Sülbiye Hanım teyze, benim mahalledeki havama nazaran hâlâ itibarda bulunduğunun memnuniyetini yaşıyor… Birgün:
– «Oğlum, kestir şu saçlarını be!»
Bir-iki saat sonra, uzun saçlarım kesilmiş olarak ona uğradım:
– «Sülbiye Hanım teyze, bak hiç kimseyi dinlemedim, yalnız senin sözünü dinledim!»
Kadıncağız, vefat ettiği bir ay sonraya kadar her kendisini ziyaret edene beni anlatıyor ve övünüyor:
– «Hiç kimseyi dinlemez!.. Ben söyledim diye koşup kestirmiş, elimi öptüm!.. Bir tek beni dinledi!..»
Rahmet!.. (30)
Hüsniye Gider yenge… Eskişehir’de oturduğumuz zamanlar, yaklaşık 18 sene karşı komşumuz… Rahmetli Faik Gider amcanın hanımı, benim yaşımdaki –şimdi astsubay- Şenol ve benden üç yaş büyük Kerim’in annesi… Rahmetli Rıfat dede ve Sulbiye Hanım teyzenin gelini!..
Ama ne gelin!.. Onun gibi, vefalı ve cefakârını, acaba kaç anne ve baba kendi çocuğunda seyredebilir?.. İki-üç sene, yatalak hasta olan dedeye baktı; sonra da teyzeye… Hasta beklediği uykusuz aylar boyunca, sigaraya alıştı… Şikâyetsiz, sızısız, hürmet ve şefkatinden hiçbir şey kaybetmeyen bu kadın, benim hatıralarım arasında, yumuşak, sevgili ve aziz bir anneyi, çilekeş yalnızlığı duyulmayan derviş tevekkülü misâlini yaşatır!.. (31)
Tatar Hayriye Hanım teyzelerin evleri; onun ismini anarak bahsedeceğim, çünkü kocasının ismini çocukluğumuzda da bilmezdik… (…) Bizim çocukluğumuzda, hemen her sene bir kere de olsa Porsuk Çayı taşar, şehrin alçak kesimlerini ve suya yakın sokaklardaki evlerin bodrum katlarını su basardı… Birinci katında oturduğumuz iki katlı evin yanyana iki kapısının bulunduğu 2-3 metrekarelik zemine çıkan 2 basamaklı hizası, umumiyetle selin en yüksek derecesini gösterirdi; birkaç defa tedbir olarak evdeki eşyaların yukarı kata taşınması için hazır hâle getirilmesi sözkonusu oldu ise de, bizim evi hiç su basmadı… Sel baskını olduğu zamanlar, okulların tatil edilmesi, yiyecek vesaire gibi şeylerin tedbir niyetine daha hamaratça teminine çalışılması, öyle aman aman bir zaruret belirtmese de, tehlikeli sahneler görüntüsünü oynayan figüranların kendilerini rollerine kaptırarak tehlikesizce tehlikeliyi yaşama keyfi gibi, insanlara değişik tatlar yaşatırdı… Tabiî evlerini su basan canı yanmışlardan bahsetmiyorum… Böyle sel bastığı günlerin geceleri, evimizin önünde bulunan elektrik direğindeki lâmbadan suya düşen ışık, bana bambaşka ve romantik hisler yaşatırdı; kendimi Venedik gibi veya sefa atmosferinde farzederdim… Bir seferinde, daha değişik manzaralar doğdu: Hemen her sel baskınında, sokak seviyesinden yaklaşık yarım metre aşağıdaki Dede’nin bahçesi içinde bulunan evler sular altında kalır, fakir fukaranın kaçıramadığı yatak-kilim-yorgan vesaire gibi eşyaya zarar gelirken, bu seferinde sokağa duvarı bulunan bir ev yıkıldı… Sokaktan bakınca bahçe duvarı olarak görülen bu evin duvarı, mutfak eşyası dizili bir rafı taşıyormuş… Ben, geçen sel baskınlarının ardından “bir daha sel olursa, kapıya bir sandalye atıp şöyle keyiflice bir çay içeceğim!” kararımı bu sefer uygulamaya girişmiş ve tam sandalyeyi çıkarmıştım ki, hafif bir gürültü duydum; o evin çöktüğünü… Birkaç saniye sonra, tencere ve tava cinsi eşyalar suyun ortasında önümüzden geçiyor… Tuhaf bir durum!.. Camlarda bulunanların “aaa!” sesleri arasında, böyle hadiselerin canı gönülle fedâisi çocuklar tencereleri kurtardılar; diz boyu sularda heyecanlı (!) macera… İçerden gürültüyü duyan babam, bizim balkonu andıran kapı önüne çıkınca, elinde çay bardağıyla sandalyeye kurulma hazırlığında olan bana sinirlendi; veya sinirlenmiş gibi yaptı… Söylediği doğruydu:
– “Alemin ıstırabıyla alay gibi… Çabuk içeri gir!”
Ama ben oranın çökeceğini bilemezdim ki!..
Aradan birkaç gün geçmemişti ki, Dede sağdan soldan topladığı tuğla-kerpiç ve çamurla evi eski hâline yeniledi!..
Su yatağından taşmaya başladığında, Dede’nin bahçesi içindeki evlerin şurasından burasından ve avlunun muhtelif yerlerinden sular fışkırmaya başlardı… Ve bodrum katı olan yerlerde… Bir seferinde mahallenin bütün çocukları kahramanca (!) mücadele etmiş ve sokağın su boyundan giriş yerinin en müsait kısmında taş-toprak-çeşitli cinsten molozla bir sed yapmıştık… Diğer sokaklar çeşitli derecelerde suların istilâsına uğrarken, biz sokağımızı korumuş olmanın keyfini çıkarmaya hazırlanıyorduk ki, Dede’nin evlerinden suların fışkırmakta olduğu haberini aldık; ve bizim yaptığımız seddin içindeki ilk evin karanlık bodrumunu dikkatle gözleyince, suların yükselmekte olduğunu… Ve neticede birkaç saatlik bir gecikmeyle sular seddin ardındaki kısma dolmaya başlamıştı ki, santim santim yükseliş birkaç saat sonra santim santim düşüşe geçti… Ve biz mümkün olan en az hasarla zafer kazanmıştık!..
Selin ardından geçen günler ve haftalarda, değişik hisler yaşadığımız işler… Meselâ o zaman, Yalman adası veya Suboyu denilen şehrin merkezî kısmında, yol boyunca yazlık sinema ve çay bahçeleri vardı; sular çekilince, sel suyunun doldurduğu bu bahçelerin içinde kaynaşan balıklar… Günden güne su buharlaşır ve toprak tarafından emilirken, meselâ ağaçların dibine doğru daralmış 1-1,5 metre çapındaki leğen büyüklüğü bir yerde, yüzlerce çırpınan balık; tarladan balık toplamak!.. Bodrum kat evler, şöyle veya böyle tahliye edilmiştir; 20-25 gün sonra da olsa içine gir ve üç-beş parmak derinliğindeki suda kaynaşan balıkları topla!.. Ve, top oynadığımız engebeli arsada, yer yer 1 metreye yaklaşan derinlikteki sular… Bir seferinde, orayı mahallemizin gölü addederek, tuttuğumuz balıkları oraya atarak zenginleştirdiğimizi hatırlıyorum… Ve ne tuhaf, bugün bile heyecanlanıyorum!.. (32)
Çocukluğumda çok sık yaptığım tecrübelerden biri, canlı balığın içini boşaltmak ve onun üç-beş saniye de olsa yüzmesini hayretle seyretmek… Veya içini boşalttıktan sonra, titreyişlerini ânı ânına göz kaydına alarak «ölüm ânını», ruhunun çıkışını (!) yakalayabilmek!..
Balık avcılığı, çocukluğumda yaz tatillerinin en zevkli saatleriydi… O zaman Eskişehir’deki Porsuk Çayı’nda balık çok… Ve biz, sokağımızın bütün çocukları bir çete, başlarında ben, mahalle kavgaları ve futbol maçları dışında, ya kuş avındayız veya balık… Ya sokağımızın başında, veya karşı kıyıdaki çayırda, yahut şehir dışında tertiplendiğimiz avlar!..
Suboyunun başında evleri olan, ilkokul arkadaşım Nevzad… Hatıralarımda yer ediş sebebi, son sene müsamerede ikimizin de «İspanyol dansı» gösterisinde yer alıyor olmamızdan dolayı aramızda doğan samimiyet… Ve… Evlerin bahçesinden oltasını suya sarkıttığı bir gün, kıyıdan bir karış uzakta kol kadar bir balık yakalaması… Günlerce «belki ben de» umuduyla oraya olta attım!
Çocukluğumda azarlandığım veya kızdığım zaman, büyüklerimin en çok kullandığı lâf:
-«Bak yine gözlerini devirdi ak gözlü!»
En çok anneciğim ve teyzem, sonra anneannem ve dayım kullanırdı bu lâfı!.. (33)
17 yaşına kadar sayısız kere ava gittim… Ördek avı, bıldırcın avı… Ve balık avı… Ve tavşan avı!.. Özellikle geceleri kır yollarında arabanın ışığını görünce çöken tavşan avları sırasında, yollarda gördüğüm «aaa!… Tilki»ler… Bunların hiçbirinin kazınmış bir hatırası yok!..
14 yaşındayım… Bir yaz günü, babamın alaydan mesai arkadaşları ve aileleriyle iki otobüs tutarak gittiğimiz, kır gezisi… Eskişehir’e 40-45 kilometre mesafedeki, çam ormanlarına, Hasırca’ya… Annem, babam, kardeşlerim ve rahmetli Teyzem… Unutulmaz bir gezi… Ve gece kadınların orada kalmak istememeleri yüzünden, otobüsler bir günlük tutulmuştu… Kadınlar oranın tadını aldıktan sonra, o geceyi orada geçirmek ve ertesi akşamüstü dönmek için kocalarına nasıl ısrar ediyorlardı… Ama otobüslerin yarın başka bir anlaşması olduğu için, bu mümkün olamamıştı… Derede serpmeyle 60-70 kişiyi doyuran ve bir o kadar insanı da doyuracak olan balık avı… Kol kadar balıkları, armut toplar gibi eliyle derenin oyuklarından çıkaranlar… O küçük dere nasıl da balık kaynıyordu!..
Tilki… Dolunayın altında biten bir zevkin hüznüyle eşyalar toplanırken, binlerce ateşböceğinin görüntüsü ayaklarımı büsbütün geri geri götürüyordu… Ve bir yavru tilki!…
Bizim oradan ayrılmamızı bile bekleyemeyen bir yavru tilki, her kovalayışımızın ardından, başka bir eşya kümesinin yanında görünüyor!.. Onu yakalayıp evde beslemek fikri bana nasıl cazip görünüyordu ama, ne yakalamak mümkündü, ne de annemin onu kabul etmesi, ne de evcilleşmesi!.. Onu hafızam resim hâlinde yakaladı ve aslı ölmüş olsa da, faslı yaşıyor!.. (34)

