İZ BIRAKANLAR
Yayınlanma : 24 Haziran 2025 12:33
Düzenleme : 13 Temmuz 2025 11:31

SULTAN İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN

SULTAN İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN

Sultan İkinci Abdülhamit, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecit, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir.

Sultan İkinci Abdülhamit, yıkılmak üzere olan Osmanlı Devleti’ni uyguladığı politikalarla 33 yıl ayakta tutmayı başarmış bir padişahtır.

Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, bunu devletten geri almamıştı.

Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamit’in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde ender rastlanan bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamit, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekân yaptırmıştır.

Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamit, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, meslek okulları da yaptırmıştır. Vilâyetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmuş, ilkokulları köylere kadar ulaştırmıştır.

İstanbul’da Şişli Etfal Hastahanesi’ni ve Dârülaceze’yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen içme suyunu borularla İstanbul’a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamit, Bağdat’a ve Medine’ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları yaptırmıştır.

Son derece yoğun, yorgun ve çileli bir ömürden sonra Abdülhamit Han, yetmiş yedi yaşında 10 Şubat 1918’de vefat etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı ve çöküş sürecindeki devlette mutlak hakimiyet sağlayan son padişah; Sultan 2. Abdülhamit’in uzunca hayatı...

SULTAN 2. ABDÜLHAMİT (1842-1918)

II. Abdülhamit, (1842-1918) yılları arasında hüküm süren Osmanlı Sultanlarının otuzdördüncüsü, İslâm halîfelerinin doksandokuzuncusudur. O, sadece kendi ülkesinde değil, bütün İslâm âleminde tabiî ve sembol bir lider vasfına ulaşmış müstesnâ bir şahsiyettir.

SULTAN 2. ABDÜLHAMİT’İN ŞAHSİYETİ

O, genç yaşta dînî ve fennî ilimleri mükemmel bir şekilde ikmâl etmişti. Şâzeliyye tarîkati şeyhi Mehmed Zâfir Efendi ve Kâdiriyye tarîkati şeyhi Ebu’l-Hüdâ Efendi’den feyz alarak zâhirdeki dirâyetini, mânevî bir kemâl ile de tâçlandırmıştır.

Daha genç yaşta zekâsı ve siyâsî kâbiliyetleriyle temâyüz etmiş bulunduğundan amcası Sultan Abdülazîz Han, Mısır ve Avrupa seyâhatlerinde O’nu da yanında götürmüştü.

Çok nâzik idi. Herkesin gönlünü almasını bilirdi. Fevkalâde bir zekâ ve hâfızaya sahipti. Bir defa gördüğü veya sesini işittiği kişiyi aslâ unutmadığına dâir kaynaklarda sayısız misâller vardır. Alman birliğini kurmuş olan Prens Bismark, rivâyete nazaran:

“Dünyâda yüz gram akıl varsa, bunun doksan gramı Abdülhamît Han’da, beş gramı bende, kalan beş gramı da diğer dünyâ siyâsîlerindedir...” demiştir.

O’nun en büyük talihsizliği, devleti çok kötü şartlar altında eline almış olmasıdır. Buna rağmen hiç yılmadan, bıkmadan büyük bir îmân, müthiş bir zekâ, sabır ve büyük bir mahâretle devleti, otuzüç sene ciddî bir kayba uğratmadan idâre etmiştir.

II. ABDÜLHAMİT’İN SİYASETİ

Sultan Abdülazîz merhûm gibi büyük masrafları ve dış borçlanmayı mûcib olan harpçı bir siyâset takibi yerine, gelişen sanayî hareketleri dolayısıyla batıda temâyüz etmiş bulunan iki devleti karşı karşıya getirmek ve onların menfaat çatışmalarını tahrîk ederek ülkeyi -âdetâ- bir sırat köprüsü üzerinde yürütmek, O’nun siyâsetinin temel esası olmuştur.

Bu sulhçu siyâsetin neticesinde yeni askerî yatırımların masrafından kaçınarak dış borçların 300 milyon altından, 30 milyona indirilmesi sağlanmıştır. Abdülhamît’in, Almanları İngiliz siyâsî emellerine karşı mâhirâne bir sûrette kullanmasının çok çeşitli ve parlak tezâhürleri vardır. Medîne demiryolu imtiyâzının Almanlar’a verilmesi ve stratejik bir mevkî olan Akabe’nin onların yardımıyla İngilizler’den kurtarılması, bunun târihte en tipik bir misâlidir.

MECLİS-İ MEBUSAN’IN FESHİ

Abdülhamît Han, 93 Harbi felâketinden aldığı dersle çok dengesiz bir yapı arzeden ve devleti parçalamaya sürükleyebilecek cereyanların müşâhede edildiği Meclis-i Mebûsân’ı böyle bir felâkete mânî olabilmek için 1878’de süresiz olarak kapatmıştır.

II. ABDÜLHAMİT’E DARBE KALKIŞMASI

Mithat Paşa ve avanesinin sebep olduğu 93 Harbi felâketinin neticesinde Rumeli’de kaybedilen topraklardaki müslüman halkın çoğu, muhâcir olarak İstanbul’a gelmiş bulunuyordu. Ali Suâvî, bunların mağdûriyetlerini istismâr ederek etrafına bir kısım işsiz-güçsüz takımı toplayıp Çırağan Sarayı’na yürüdü. Sultan Abdülhamît’i devirerek, bu sarayda mahbus bulunan V. Murât’ı tekrar tahta geçirmeye teşebbüs etti.

MASON SULTAN

Sultan V. Murât, mason Mithat Paşa ve avanesi tarafından tâ şehzadeliğinden beri hususî bir sûrette yetiştirilmişti. O da, akıl hocası Mithat Paşa gibi otuzüç dereceden bir masondu. Fakat hiç şüphesiz bu teşkîlata onun gerçek hüviyetini bilmeden girmişti. Bununla beraber şerrin mümessilleri, kendisi pâdişâh olursa, kötü emellerine daha kolay ulaşacaklarını düşünüyorlardı.

Ali Suâvî ise, Sultan Abdülhamît Han tarafından Galatasaray Lisesi müdürlüğünden bozuk siyâsî düşünceleri sebebiyle azledilmiş bulunmanın gücenikliği ile haraket ediyordu. Gerçekten de Ali Suâvî, yavaş yavaş Yahûdî siyâsî emellerinin hâkim olmasıyla Osmanlı aleyhtarlığına meyleden İngiliz siyâsetinin kör bir âleti durumundaydı.

Beşiktaş muhâfızı Yedi-sekiz Hasan Paşa’nın kafasına indirdiği bir sopa ile Ali Suâvî’nin can vermesi, bu ihtilâl teşebbüsünün bertaraf edilmesini sağlamıştır.

İSTİBDAD DEVRİ

Sultan Abdülhamît, bu ve benzerî vak’alar dolayısıyla mâruz bulunduğu büyük tehlikeyi kavramakta gecikmedi. Devrinin sözde münevverlerinin hamâkat ve ihânetlerine ilâveten Rum, Ermeni ve Yahûdîler’in kaynattıkları fitne kazanı, gerçekten üzerinde ciddiyetle durulması gereken büyük bir tehlike idi. Bunun içindir ki Abdülhamît Han, kendisine muhâlif olanların «istibdâd» diye adlandırageldikleri sıkı bir dâhilî siyâset takibine mecbûr kaldı.

SULTAN ABDÜLHAMİT’İN İSTİHBARAT TEŞKİLATI

Abdülhamîd Han, bu karışık iç bünyeye rağmen halkın huzûru ve ülkenin selâmetini sağlayabilmek için bugünkü modern devletlere bile örnek olabilecek derecede mükemmel bir «istihbarat teşkilatı» kurmuştur. Bu teşkilâtta, kendisine karşı bombalı bir suikasti gerçekleştirmiş bulunan ermeni asıllı Jorris’i dahî -zekâsının büyük bir mahsûlü olarak- bir istihbârât elemanı gibi kullanması, şâyân-ı dikkattir. Hattâ İngilizler’in Madrid büyükelçileri vefât ettiğinde, onun açılan çelik kasalarında Sultan Abdülhamît’le muhâbere hâlinde bulunduğuna dâir çeşitli vesîkaların ortaya çıkması, İngilizler’i bu istihbârâtın kuvvet ve şümûlü hakkında dehşete sevketmiştir.

Kendisi tahttan indirildikten sonra azılı muhâlifleri tarafından Çırağan Sarayı’nın yakılmış bulunması da, O’nun bu müthiş istihbârât teşkilâtı ile alâkalıdır. Zîrâ bu sarayın bodrum katları, lebâleb Sultan Abdülhamît’e verilmiş jurnallerle doluydu ve hiç şüphesiz ki saray, onları yok etmek için yakılmıştı. Çünkü bu jurnaller, İttihat ve Terakkî’nin ileri gelenlerini birbirine düşürecek mâhiyetteydi. Sathî bir nazarla bakıldığında bile bunların, birbirleri aleyhine Sultan Abdülhamît Han’a jurnallik ettikleri kolayca anlaşılmaktadır.

Bu jurnal keyfiyeti dolayısıyla da Sultan Abdülhamît, kendisine muhâlif olanlar tarafından haksız ve çirkin bir sûrette itham edilegelmiştir. Gûyâ O’nun, ulu orta verilmiş saçma-sapan jurnallere dayanarak birçok insanı sürgüne gönderdiği pek çok yazılıp söylenmiştir.

ERMENİ MESELESİ

Sultan Abdülhamît Han’ın dünyâ çapında ithâmına vesîle olan sebeplerden biri de, devrinde başgösteren Ermeni mes’elesidir. Ermeniler, ülkemizde yaşayan gayr-i müslim halklar arasında bizim örf ve âdetlerimizi benimsemek yönünden müstesnâ bir durumda idiler. Asırlarca “teb’a-i sâdıka” olarak vasıflandırılmışlardı. Fakat günün birinde kendilerini kullanarak siyâsî emellerine ulaşmak isteyen Ruslar’ın propagandalarına aldanarak sadâkatten ayrıldılar. İlk önce Rus tahrîkiyle başlayan Ermeni kıpırdanışları, sonradan bütün Hıristiyan batı devletlerinin alâkasını çekti ve onlar da bu ihtilâfa dâhil oldular.

Nasıl Balkanlar’da Hıristiyan unsurları bize karşı tahrîk edip ayaklandırmışlarsa, aynı şekilde ülkemizin doğusundaki Hıristiyan olan Ermeniler’e de önce istiklâl hevesiyle bir Ermenistan devleti kurdurup, sonra da onu kendi ülkesine katarak, bu devletin iskelesi mevkîindeki İskenderun’dan Akdeniz’e inme siyâsetini takibe başladılar. İşte Ermeni kıyâmının ortaya çıkmasının asıl sebebi bu Rus düşüncesidir.

Dâhî Sultan Abdülhamît Han, Ruslar’ın, bu maksadla Ermeniler’i silâhlandırma faâliyetini ve bunun varacağı noktayı görmekte gecikmedi. Derhal Ermeniler’i toplu oldukları bölgelerden sağa sola cebrî bir sûrette göç ettirmek gibi bir tedbire baş vurdu. Fakat bu kadar mâsumâne bir hareket, Yahûdî desteği ile de beslenerek onun aleyhinde beynelmilel bir propaganda tezgahlanması şeklinde neticelendi. Nitekim kendisine Viyana’da îmâl edilerek gönderilmiş bir kupa arabasına, îmâlât esnasında uzun bir zamana ayarlanmış saatli bir bomba yerleştirildi. Bu bomba, kendisinin şeyhulislâm ile Cum’a namazı çıkışında mûtâd hârici üç-beş dakika ayaküstü konuşması sebebiyle o daha arabaya binmeden Yıldız Câmî-i Şerîfi önünde infilâk etti. Asker, sivil birçok insan öldü ve yaralandı. Herkesin telâşa kapıldığı o hengâmede Sultan Abdülhamît Han, sükûnetini muhâfaza ederek:

“–Korkmayın, korkmayın!..” diye bağırdı ve arabanın seyis mahalline oturarak ecnebî sefirlerin alkışları arasında atları kırbaçlayıp sarayına döndü.

YAHUDİ DEVLETİ TALEBİ

Sultan Abdülhamît devrinin gâilelerinden biri de o sıralarda filizlenmeye başlayan Yahûdî mes’elesidir. Teodor Hertzel, İsviçre’nin Bazel şehrinde ilk siyonist kongresini toplamıştı. Daha önce yazdığı “Yahûdî Devleti” isimli kitâbıyla dünyâ Yahûdîlerinin Filistin’de yeniden toplanmaları gerektiği yolunda teşebbüse geçti. Bu gâye için o gün dünyânın en büyük zengini olan Yahûdî Roçilt âilesinin desteğini sağladı. Onun nâmına iki kere Türkiye’ye geldi ve Yahûdîlerin Filistin’e yerleşip orada ikâmet eylemeleri mukâbilinde Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını ödemek teklifini Roçilt nâmına Sultan Abdülhamît’e arzetti.

Ancak Sultan’ın çelik gibi sert irâdesine çarparak redde mahkûm olması sebebiyle, Yahûdîler tarafından bütün dünyâda o büyük hükümdar için geniş çaplı bir karalama kampanyası başlatıldı.

Bu kampanya sebebiyledir ki, Ulu Hakan Sultan Abdülhamît Han için haksız ve mesnedsiz bir sûrette kızıl sultan lakabı, meşhur ve harcıâlem bir hâle getirilmiştir. Çok yazık ki, Yahûdîlerin îcâd edip ermenilere armağan ettikleri bu iftirâ, böyle ecnebî kimselerden ziyâde vatanın o gün bugündür birçok talihsiz Türk asıllı nesilleri arasında da revaç bulmuştur. Halbuki Abdülhamît Han, otuzüç senelik saltanatı boyunca hiç kimsenin burnunu kanatmamış, ancak ana ve babasını öldürmüş olan bir cânî dışında normal mahkemelerce verilen îdâm cezâlarını bile tenfiz ettirmemiş, kendisine suikast yapan bir haremağasını ve hattâ ermeni Jorris’i dahî afvetmiş fazîletli bir şahsiyetti.

YAHUDİ GİRİŞİMİ

Yahûdîler, Filistin’e göç edip yerleşmek gibi ilk nazarda mâsumâne görünen arzularının Sultan Abdülhamît tarafından mutlak bir sûrette redde mahkûm olduğunu gördükten sonra artık o mübârek şahsiyeti bertaraf etmedikçe emellerine ulaşamayacaklarını düşündüler. Bundan dolayıdır ki, önce İstanbul’da ve sonra da Yahûdî muhiti Selânik’te boy gösteren İttihat ve Terakkî cemiyetini kurdurarak vatanın bir kısım bedbaht evlâdlarını kesif bir propaganda sisinde boğdular. O derecede ki, bu haksız ve mesnedsiz iftiraların te’sîri, birçok iyi niyetli kimselere kadar uzandı. Maalesef birçok iyi niyetli kimseler dahî, o günün getirdiği gaflete dûçâr oldular.

EMLAK-İ ŞAHANE

Tehlikeyi gören Sultan Abdülhamît, Yahûdîlerin Filistin’de toprak satın almalarını yasakladığı gibi, onların bu emellerine muvâzaa yoluyla ulaşmalarını engellemek için de, her arâzîsini satmak isteyenin yerini şahsî parasıyla satın alarak “emlâk-i şâhâne” hâline getirdi. Filistin Çiflikât-ı Şâhânesi böylece vücûda gelmiştir. Sultan Abdülhamît bunlara ilâveten oradaki Müslüman nüfûsu da artırma yoluna gitmiştir.

II. MEŞRUTİYET’İN İLANI

O sırada Rus tahrikiyle teşekkül etmiş çeteler, Balkanlar’ı cadı kazanı hâline getirmişti. Bunlarla mücâdele eden birliklerin birtakım subayları, İttihat-Terakkî ve onun arkasındaki Yahûdîlerce iğfâl edilmişlerdi. Bunlar isyân ederek Abdülhamît Han’ı II. Meşrûtiyet’in ilânına zorladılar.

Abdülhamît Han, yeni bir kânûn-i esâsî hazırlatıp tatbik etmeyi düşünüyordu. Fakat gayet buhranlı ve ihtilâl hazırlıklarının yapıldığı karışık bir ahvâl içinde buna fırsat bulamamıştı. Mecbûren eski kânûn-i esâsîyi yürürlüğe koydu.

Meclis-i Meb’ûsân 17 Aralık 1908’de toplandı. En azılı Osmanlı düşmanları dahî meb’ûs seçilerek meclise girmişti. Hattâ ne hazîndir ki, mecliste azınlıkların te’sîri, müslüman meb’ûslardan daha çoktu.

31 MART VAKASI

İttihat ve Terakkî iktidarı, kısa zamanda halkın umûmî sûrette nefretini kazandı. Karşılaştığı tenkîdleri şiddetle bastırıyor ve muhâliflerini gazeteci veya fikir adamı demeden suikastlerle yok ediyordu. Bu durum, ortaya çıkan nefreti had safhaya çıkarınca, kendi iktidarlarını korumak için sâdık adamları sandıkları avcı taburlarını Rumeli’den getirip Taşkışla’ya yerleştirdiler. Fakat bunların başlarında bulunan subaylar, kısa zamanda Beyoğlu âlemleriyle siyâset girdabına sürüklendiler ve askerleriyle alâkalarını kestiler. Serbest kalan avcı taburlarındaki askerler, halkla temas kurma imkânı buldular. Böylece İttihat ve Terakkî’nin irtikâb ettiği mel’ûnâne zulüm ve hıyânetlerini öğrendiler. Bunun üzerine, korumaya me’mur oldukları bu kadroya karşı ayaklandılar. İstanbul’da birkaç gün terör hâkim oldu. Bazı İttihat ve Terakkî milletvekilleri sokak ortasında katledildi. İşte 31 Mart Vak’ası denilen hâdise budur.

Bu ayaklanma sebebiyle iktidarlarını tehlikede görerek korkuya kapılan İttihat ve Terakkî, Rumeli’den “Hareket Ordusu” denilen çoğu Rum, Ermeni ve Yahûdî çapulcusu onbeşbin kişilik bir kuvveti İstanbul üzerine sevk ettiler.

SULTAN ABDÜLHAMİT’İN TAHTAN İNDİRİLMESİ

Sultan Abdülhamît, bu çapulcu gürûhuna karşı -maalesef- aşırı merhameti sebebiyle hareketsiz kaldı. Halbuki sarayının etrafında iyi tâlim ve terbiye görmüş otuzbin asker vardı. Lâkin koca Sultan, tâc ve tahtı için şu hengâmede bile kan dökmeye râzı olmadı. Neticede Hareket Ordusu’na arkalanan İttihat ve Terakkî hükûmetince hal’ olunarak tahttan indirildi.

Hal’ edilmesinin hemen ardından Sultan, kasden bir Yahûdî muhîti olan Selanik’e gönderilip orada zengin bir Yahûdî âile olan Alâtini Biraderler’in köşküne hapsedildi. Burada sıradan bir adama bile revâ görülmeyecek zulüm ve baskılar altında tutuldu. Çoluk-çocuk bütün âile efrâdı günlerce aç bırakıldı. “Şahsî mülkler”i millîleştirildiği (!) gibi, menkul serveti de tamamen elinden alındı. Hareket Ordusu İstanbul’a geldiğinde Pâdişâh’ın tahttan indirilmesiyle birlikte Yıldız Sarayı’nı tamamen yağmalayarak zenginleşmiş bulunan subaylar, bir de bu sürgün hâdisesinden sonraki yağma ile “orduya hediye” (!) adı altında âdetâ büyük bir servete kondular.

FELAKETLER BİRBİRİNİ KOVALADI

Memleketi böylesine bir yağmayla talan eden İttihat ve Terakkî erkânı, Sultan Abdülhamît Han’ın bertarafıyla rahatça kuruldukları mevkîlerde ülkeyi câhilâne bir sûrette idâre etmeye başlamışlardı. Yumuşak huylu bir pâdişâh olan Sultan Reşâd, kendilerinin elinde âciz bir kukladan farksızdı.

TRABLUSGARP SAVAŞI

Felâketler birbirini kovalamaya başladı. 1911’de İtalyanlar eski bir Osmanlı toprağı olan Trablusgarb’a (Libya’ya) saldırdılar. İttihatçıların hâin Sadrazamı İbrahim Hakkı Paşa burasını âdetâ işgale âmâde bir hâle getirmişti. Oradaki askeri Yemen’e sevketmiş, askerî vâli ve kumandanı da bir bahâneyle İstanbul’a celbetmişti. Halbuki kendisi, Roma büyükelçiliğinden sadrazamlığa intikal etmiş bulunuyordu. İtalyanlar’ın niyetlerini, herkesden iyi bilmesi gerekirdi. Ancak bütün bunlar bir tarafa, Trablusgarb çıkarması hakkındaki İtalyan ültimatomu kendisine ulaştığında dahî Osmanlı ordusunda müşâvir olarak çalışmakta bulunan İtalyan asıllı Robilan ile “biriç” oynamaktaydı. Arzedilen ültimatomu:

“–Şuraya koyun; oyunum bitsin!..” diyerek saatler sonra açmak gibi bir gaflet ve ihânet göstermişti.

BALKAN SAVAŞI

İttihat ve Terakkî hükûmetinin gaflet ve cehâletleri, bununla da bitmedi. Trablusgarb’daki mahallî mukâvemet devâm ederken Balkan Harbi çıktı.

Ordunun hiçbir ciddî hazırlığı ve istihbaratı yoktu. Düşmanın sür’atle ilerlemesi karşısında Selânik’i tehlikede gören İttihat ve Terakkî hükûmeti, Sultan Abdülhamît’i oradan İstanbul’a nakletmek teşebbüsünde bulundu. Sultan Abdülhamît, ne sebeple İstanbul’a nakledilmek istendiğini sorunca, kendisine karşı karşıya bulundukları askerî tehlike nakledilerek, düşmanın Selânik’e yaklaşmakta olduğu bildirildi. Pâdişâh’ın dış dünyâ ile yıllardan beri bütün alâkası kesilmiş bulunduğundan olup bitenlerden haberi yoktu. Durumu öğrenince dehşete kapıldı ve:

“–Gâlibâ siz kiliseler mes’elesini hallettiniz!..” diye hicranla haykırdı.

Ardından bunu kendisine haber veren Rasim Bey’e büyük bir öfke ile:

“–Râsim Bey! Râsim Bey!.. Selânik demek, İstanbul’un anahtarı demektir! Ordumuz nerede, askerimiz nerede?.. Ecdâd kanlarıyla sulanan bu toprakları nasıl terkederiz? Biz buraları bırakıp gidersek, târih ve ecdâd bizim yüzümüze tükürmez mi?.. Birâderim Hazretleri, buranın tahliyesine râzı mı oldular? Nasıl olur? Hayır, ben râzı değilim!.. Yetmiş yaşımda olduğuma bakmayın! Bana bir tüfek verin, asker evlâdlarımla beraber Selânik’i son nefesime kadar müdâfaa edeceğim...” dedi.

Fakat kendisine Sultan Reşâd’ın selâmı ve ricâsı iletilince, bir Osmanlı hânedânı mensûbu olmanın mes’ûliyeti ile Pâdişâh’ın irâdesine boyun eğmek zorunda kalarak İstanbul’a nakledilmeyi kabul ederken, büyük bir teessür içindeydi.

KİLİSELER MESELESİ

Doğruydu. Balkan kavimlerinin aralarında bir ittifak kurulmasının asıl sebebi, kiliseler mes’elesinin halledilmiş olmasıydı.

İttihat ve Terakkî idâresinin cehâlet ve hıyânetinin lâyıkıyla anlaşılıp takdîr edilebilmesi için kiliseler mes’elesinin kısaca îzâhı zarûrîdir:

93 Harbi felâketinden sonra Bulgaristan bize pamuk ipliği ile bağlı, dâhilî idâresinde serbest bir prenslik haline getirilmişti. Onun da Yunanistan gibi ilk fırsatta istiklâlini ilân edeceği belliydi. Bu ihtimali bertaraf etmek için Sultan Abdülhamît, o dâhiyâne siyâsetiyle şu tedbire başvurmuştu:

Bulgarlar da Yunanlar gibi ortodoks mezhebine mensubdular. Ancak asırlardan beri din adamı yetiştirmedikleri gibi kendilerine mahsus kiliseleri de yoktu. Sultan Abdülhamît, onları dînî bakımdan Yunanlılar’dan ayırmayı düşündü. Bunun için İstanbul’da Balat’taki Rum ortodoks patrikliğinin karşısına bunların Rum patrikliğine muâdil ve onunla aynı hukûka sahip “erksahlık” adıyla Bulgar kilise riyâsetini te’sis etti. Patrikhâne demek olan bu müessesenin binasını, Berlin’de ve gizlice çelik parçalar halinde îmâl ettirip yine gizlice İstanbul’a getirtti. Ve ustaları sabaha kadar çalıştırıp bir gecede monte ettirdi. Sabahleyin rum papazları gözlerini açtıklarında, karşılarında kendilerine rakip bir patrik binâsını, levhası asılmış olduğu halde görünce, dehşete kapıldı. (Hâlâ yerinde duran Bulgar erksahlığı, Türkiye’de ilk prefabrik binâdır.)

Bu surette Bulgar kilisesi, Sultan Abdülhamît’in bu siyâsî manevrası ile teessüs etmiş oldu. Bunun bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkınca, Bulgar ve Rumlar’ın müştereken oturdukları yerlerde kavga başladı. Rum papazların idâresinde ayin yapan bu gibi kiliseleri Bulgar erksahlığına bağlamak için mücâdele ederek Bulgarlar’ı ve buna karşı çıkan Rumlar’ı da yıllarca oyalayan Sultan Abdülhamît Han, her iki tarafa da bir mâvi boncuk vermek kabîlinden mes’eleyi devamlı bir surette te’hir ederek kedi-köpek gibi bu iki kavmin birbirlerine karşı gerginliğini sağlamıştı.

“KONSTANTİN’DEN AŞAĞI KALAMAM”

Çanakkale Savaşı esnasında düşman donanmasının Marmara denizini geçebileceği endişesi ile tedbir olarak pâdişâh ve hükûmetin Eskişehir’e nakli kararlaştırılmıştı. Abdülhamît Han, durumdan haberdar olunca bunu büyük bir cesâret ve şecâatle redderek:

“–Ben Fâtih Sultan Mehmet Han’ın torunuyum!.. Hiçbir zaman Bizans imparatoru Kostantin’den aşağı kalamam! Dedem Fâtih İstanbul’u alırken, Kostantin askerinin başında savaşa savaşa ölmüştür. Birâderim nereye giderlerse gitsinler.. Fakat bilinmelidir ki, o ve hükûmet, İstanbul’dan ayrılırlarsa bir daha dönemezler. Bana gelince; ben, Beylerbeyi Sarayı’ndan ayağımı dışarıya atmam!” dedi.

Nitekim O’nun bu kararlılığı karşısında pâdişâh ve hükûmet İstanbul’da kaldı. Böylece devletin daha o gün yıkılması önlenmiş oldu.

SULTAN 2. ABDÜLHAMİT NE ZAMAN VEFAT ETTİ?

Son derece yoğun, yorgun ve çileli bir ömürden sonra Abdülhamît Han, yetmiş yedi yaşında 10 Şubat 1918’de rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Mekânı cennet olsun!..

Sultan 2. Abdülhamit, saatlere merakı ile bilinen usta bir marangozdu. Kendisinin öncülüğü sayesinde 19. yüzyılda saat kuleleri hızla yayıldı. Valilerine gönderdiği fermanlar ile çeşitli şehirlerde saat kulelerinin bir bir yükselmesini sağladı.

Saat kulelerinin asıl amacı saati göstermek olsa da farklı amaçlar için de kullanıldı. Çanakkale, İzmir ve Dolmabahçe saat kulelerindeki su sebilleri sayesinde halk, su gereksinimini karşılayabiliyordu. Ayrıca bazı kuleler, yangın ve gözetleme aracı olarak da kullanıldı. Kulenin tepesinde bulunan gözetmenler sayesinde yangın kolaylıkla tespit edilebiliyordu. Dolmabahçe ve Kayseri Saat Kuleleri’ndeki rüzgar gülleri ve barometreler sayesinde de hava tahmini yapılıyordu.

O dönemde 2. Abdülhamit, birçok şehirde saat kulesi yaptırdı. Sadece Osmanlı toprakları içinde değil, başka ülkelere hediye olarak da gönderilen saat kuleleri örneklerini görebiliriz. Bunlardan bazıları; Mexico City, Kudüs, Trablus… Ülke sınırları içinde yaptırılan şehirlerden bazıları ise; İstanbul, İzmir, İskeçe, Gümülcine, Çanakkale, Bursa, Tokat, Kayseri, Çorum saat kuleleri… Bunların dışında da yıkılan ve yok olan saat kuleleri de vardır. Konya, Edirne, Gelibolu, Diyarbakır, Kütahya saat kuleleri gibi.

İstihbarat teşkilâtında, kendisine karşı bombalı bir suikasti gerçekleştirmiş bulunan Ermeni asıllı Jorris’i dahî -zekâsının büyük bir mahsûlü olarak- bir istihbârat elemanı gibi kullanması, şâyân-ı dikkattir. Hattâ İngilizler’in Madrit büyükelçileri vefât ettiğinde, onun açılan çelik kasalarında Sultan Abdülhamît’le muhâbere hâlinde bulunduğuna dâir çeşitli vesîkaların ortaya çıkması, İngilizler’i bu istihbârâtın kuvvet ve şümûlü hakkında dehşete sevk etmiştir.

 

 

Kendisi tahttan indirildikten sonra azılı muhâlifleri tarafından Çırağan Sarayı’nın yakılmış bulunması da, onun bu müthiş istihbârat teşkilâtı ile alâkalıdır. Zira bu sarayın bodrum katları, lebâleb Sultan Abdülhamît’e verilmiş jurnallerle doluydu ve hiç şüphesiz ki saray, onları yok etmek için yakılmıştı. Çünkü bu jurnaller, İttihat ve Terakkî’nin ileri gelenlerini birbirine düşürecek mâhiyetteydi. Sathî bir nazarla bakıldığında bile bunların, birbirleri aleyhine Sultan Abdülhamît Hân’a jurnalcilik ettikleri kolayca anlaşılmaktadır.

 

 

SULTAN ABDÜLHAMİT'E MUHALİF OLANLAR SONRA NE DEDİ?

 

 

Bu jurnal keyfiyeti dolayısıyla da Sultan Abdülhamît, kendisine muhâlif olanlar tarafından haksız ve çirkin bir sû­ret­te itham edilegelmiştir. Gûyâ onun, ulu-orta verilmiş saçma-sapan jurnallere dayanarak birçok insanı sürgüne gönderdiği pek çok yazılıp söylenmiştir. Ancak bu husustaki gerçeğin lâyıkıyla kavranabilmesi ve Sultan Abdülhamît Hân’ın dirâyet, liyâkat ve hassâsiyetinin anlaşılabilmesi için bir tek misâl zikredelim:

 

 

Bir gün yüksek seviyede bir me’murun, Çırağan Sarayı önünden geçerken gûyâ:

 

 

“–Âh Sultan Murad Efendimiz!.. Sen başımızda olsaydın, böyle mi olurdu?!.” mânâsında bir söz söylemiş olduğuna dâir bir jurnal alınmış ve bundan dolayı da o me’murun Fizan’a sürgün edilmesi hususunda irâde-i seniyye sâdır olmuştu. Buna îtiraz eden Sadrâzam Saîd Paşa’nın:

 

 

“–Efendimiz! Bu ne hâldir, anlayamıyorum?!. Bu me’murun takriben altı ay önce irtikâb ettiği hırsızlık ve rüşvet suçu sâbit olduğu hâlde kendisini affetmiştiniz. Şimdi ise, çok hafif ve sıradan bir jurnale istinâden onu sürgüne gönderiyorsunuz?!.” demesi üzerine, o koca Sultan, Sadrâzam’a şu cevabı vermiştir:

 

 

“–Hayır Paşa! Ben onu bu jurnalden dolayı sürgüne gön­der­miyorum! Asıl sebep, bahsettiğin o hırsızlık ve rüşvet suçudur. Ayrıca bu jurnali de kasten kendim verdirttim. Lâkin onu, altı ay evvel böyle bir tertibe baş vurmadan cezâlandırsaydım, yalnız kendisini değil, çoluk-çocuk ve akrabâlarını da cezâlandırmış olurdum. Onlar da, eş ve dostlarına karşı mahcup olurlardı. Şimdi ise, bu adamı gûyâ benim sultanlığıma karşı çıkmış bir insan sıfatıyla kahraman telâkkî edecekler... Böyle olmasını tercih ettim!..”

 

 

PADİŞAHIN HAYATINA KASTEDENLERE VERİLEN CEZA

 

 

Yalnız bu hâdise dahî, Sultan Abdülhamît Hân’ın devri için sürüp gelen haklı-haksız tenkitlerin değerlendirilmesinde bize büyük bir ışık tutmaktadır.

 

 

Sultan Abdülhamît’in kalbî rikkatini kavramaya yarayacak bir hâdise de şudur:

 

 

Sultan Abdülazîz’in şehîd edilmesinden beş sene geçmesine rağmen halk, bu fecî ve çirkin hâdiseyi unutmamıştı. Kâtillerin yakalanıp cezâlandırılmasını istiyordu.

 

 

Bu umûmî arzu üzerine Yıldız’da hususî bir mahkeme kuruldu. Bu mahkemede Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve daha bâzılarının Ab­dül­azîz Hân’ın kâtili oldukları sâbit oldu. Mahkeme, bunlar hakkında îdam cezâsı verdi. Ayrıca Plevne kahramanı Gâzi Osman Paşa ve Ahmed Cevdet Paşa gibi şahsiyetlerin dâhil olduğu kırk kişilik mûteber bir hey’ete de bu karar bir kere daha tedkîk ettirildi. Onlar da, ittifakla karârı isâbetli gördüklerini beyân ettiler.

 

 

Bütün bunlara rağmen Sultan Abdülhamît Han, verilen îdam ce­zâ­larını sürgüne çevirdi. Fazladan olarak da suçunu îtiraf etmiş bulunan Mithat Paşa’nın cebine sürgüne giderken 800 altın harçlık koydu.

 

 

Tahayyülün de üzerinde olan bu davranış karşısında hâdiselerin iç yüzüne vâkıf olan bir insanın, bu büyük merhametli pâdişâha karşı dil uzatanları hoş görmesi mümkün müdür?!.

UNUTMAM HİÇ!

Yüzlerce beyte sığmayacak gerçekleriyle;

YÜZ YIL ÖNCE ve YÜZ YIL SONRA...

 

SEYRÎ (M. Ali EŞMELİ)

Unutmam hiç; kızıl sultandı dün Abdülhamit gûyâ,

Yalandan sahneler, tüm perdeler yırtıldı ey dünyâ!

O eşsiz pâdişah hakkında yâd eller, neler yazdı?

Büyük coğrafyamızdan pay koparmak, başka olmazdı.

O gün, madden zayıftık biz, kifâyetsizdi imkânlar,

Fakat doğmuştu bir imkân ki, erken gördü düşmanlar:

O petrol yurdu kaynaklar, bütün bizdeydi, tek toprak,

Bizim kalsaydı, artık muhtemel olmazdı hiç yıkmak!

Dev imkânlarla tekrar şahlanır Osmanlı, kükrerdi,

Köpekler, tilkiler, olmazdı keyfin kanlı nâmerdi.

Bu yüzden haçlılar, Abdülhamit hıncında uzlaştı,

Alevlendikçe en düşman tavır, bâzen de buzlaştı.

Yuh olsun, her barıştan vazgeçip kin kustular, illâ,

«–Yıkılsın, yazdılar; Osmanlı, tekrâr olmadan âlâ!»

Unutmam hiç; o gün taksîm edip yutmak için yurdu,

«–Hür olmak işte ey millet!» diyen diller, tuzak kurdu.

Hür olmak lâftı, maksat, tâ derinden bir esâretti,

Fakat Abdülhamît engeldi; düşman cephe, nefretti:

Bu nefret, pâyitahtın tâcı bir insâna, barbarca,

«–Çamur at, iz bıraksın!» türde suç yağdırdı yıllarca.

Güzel nem varsa hür yurdumda, îlân ettiler çirkin,

Özel hamleyle püskürttükçe Sultan, yazdılar hâin.

O hunharlar, boğazlardan tutup takmak için halka,

«–Saray düşman, biziz cânan!» deyip yaklaştı saf halka!

Muhakkak vardı her tezgâhta cambaz tilkinin kürkü,

Kolay kandırdılar böldükçe mü’min Kürt, Arap, Türk’ü.

Güneşler söndü, aylar soldu, her gün çöktü bir zulmet,

Hücumlar her taraftan geldi, çağlar gitti, ey millet!

...

Gavur ağzıyla haklar, lâf, tümörlerden beter apse,

Konuşsun milletin ağzıyla bir, her kim bu milletse!

Uyan, kan ağladın yüz yıldır ey göz, zulme aldanma;

Yarınlar, hakka ancak tam evetten başka şey sanma!

Uyan, ey milletim! Vur mührü tekrar, vur evet şânı,

Sakın mağlûp olup milletçe gālip etme düşmânı!

Uyan, düşmanla ancak tutsağız, biz, bizleyiz özgür,

Uyan, Abdülhamît ufkunda düşmezsen, yaşarsın hür!

Uyan, pişmân eden türden tekerrür etmesin târih,

Yaşanmış sancıdan ders al, tekerrür eylesin Fâtih!

Unutmam; bir vatan birlikte, can dirlikte hiç solmaz,

Bu halk, Allah deyip koştukça, şahlandıkça alt olmaz!

 

Karanlık sayfalar, artık, temiz, ak bir kitâb olsun,

Kitâbın şartı, ey Seyrî, bu gerçekler hitâb olsun!