ÇEVRE YAŞAM
Yayınlanma : 16 Ağustos 2025 16:25
Düzenleme : 16 Ağustos 2025 17:02

Bir Sanatın Adıdır Ebru

Bir Sanatın Adıdır Ebru

EBRİ (EBRU) NEDİR ?

Ustaların ve aslına uygun olarak yapılmış Geleneksek Türk Ebrusu eserlerine bakıldığında buluta benzeyen renk kümelerine rastlanır. Ebri Farsça bulutumsu, bulut gibi anlamını taşımaktadır. Ancak ebru kelimesi daha ahenkli bulunduğundan zaman içinde Ebru şeklinde telafuz edilmeye başlanmıştır.

Ebrulu kağıtlarda kaşa benzeyen görüntülere de rastlandığından Farsça’da kaş anlamına gelen ebru kelimesinin bilhassa kullanıldığını kabul edenler de vardır. Ancak Şemseddin Sami Bey Kaamus-ı Türki isimli büyük lugatında kaş manasına gelen ebru için ayrı bir madde açtıktan sonra konumuz olan ebru’yu diğer bir madde halinde şöyle izah eder.

Ebru kağıdında bulut (ebr) ve kaş (ebru) gibi görünen şekiller, Mustafa Düzgünman eseri

Ebru kağıdında bulut (ebr) ve kaş (ebru) gibi görünen şekiller, Mustafa Düzgünman eseri

EBRU: (Aslı Farsça Ebri = bulut renginde ve daha doğrusu Çağatayca Ebre = Roba (elbise) yüzü, kürk kabı. Hare gibi dalgalı ve damarlı kumaş, kağıt vb. (isim) Cüz ve defter kabı yapmak için kullanılan renkli kağıt. (sayfa 65)

Ayrıca ebru kelimesinin asıl olarak Ab-ru’dan geldiğini, bunun ise Fars dili kaidesinde bir kurala göre yüzsuyu, başka bir kurala göre ise suyüzü manasını taşıdığı, ama bu sanatın su üstünde icra edildiğinden yüzsuyu anlamı yerine suyüzü anlamına geldiğini söyleyenler de vardır1.

Sonuç olarak yazma olsun, basılı olsun eski kaynak eserlerde, kelimenin daima ebri şeklinde geçmesi bu sonuncu iddiayı doğrulamadığı gibi bulutumsu kelimesine de ağırlık kazandırmaktadır. Üstad Necmeddin Okyay’da bu kelimeyi ebri söyleyişiyle kullanırdı.

Kağıt üzerinde mermerdekine benzer damarlar görüldüğü için, Avrupalılar ebru kağıdına mermer kağıdı (= papier marbre, marmor papier, marbled paper…) demeyi tercih etmişler, Arap aleminde ise varaku’l-mücezza (=damarlı kağıt) olarak tanınmıştır.

Ebru sanatının ne zaman, nasıl ve nerede ortaya çıktığını kesin olarak söyleyebilmek mümkün değildir. Çok eski tarihli kitaplarda yan kağıdı olarak, yani cilt kapağı ile kitabı birbirine bağlayan kağıtlarda ebruya rastlıyoruz. (Resim 1 & 2). Yine eski bir albümün (murakkanın) içindeki yazıların etrafında da pervazlara yapıştırılmış olarak ebru kağıtlarını görüyoruz (Resim 3).

Ancak bu eski kitapların yazıldıkları tarih bilinse bile zaman içinde birkaç kez tamir görmüş olduklarından kitap ile ebrunun eş zamanlı yapılmış olmalarından bahsedemiyoruz. Bu durumda sadece üzerinde yapıldığı tarih yazılı ve hat örneği bulunan ebrulu kağıtları vesika olarak kabul edebiliriz. Bu sebeple hafif ebru denilen ve üzerine yazı yazılması için yapılmış olan soluk renkli ebruların üzerinde yazılı tarihler önem taşır.

EBRU ÇEŞİTLERİ

Battal Ebru

Boyaları fırça ile tekneye atarak ve tarak, biz gibi malzemeler kullanılmadan yapılan ebrudur. Bilinen en eski ebru çeşididir ve bu yöntemle yapılan battal ebrulara Tarz-ı Kadim (eski tarz) battal ebru denir. Çünkü zamanla daha değişik tarzlarla da battal ebrular yapılmıştır. Boyaları tekne üzerine fırça ile atmak kolay iş gibi görülebilir ancak görüldüğü kadar kolay değildir ve ustalık gerektirir. Ebrucunun ustalığı battal ebrularından belli olur. Merhum Mustafa Düzgünman’ın ifadesiyle “Battal Ebru ebrunun ilk mektebidir”. Somaki battal, neftli battal, serpmeli battal gibi değişik çeşitleri vardır.

 

Gel-Git Ebru

Atılan battal ebruya bir biz daldırılır ve bütün tekne, birbirine paralel hareketlerle aşağı yukarı veya sola sağa gezilir. Ortaya çıkan gelgit ebruya çizgileri dik olarak kesecek şekilde tekrar aynı gel git işlemi uygulanırsa buna da taramalı ebru denir.

Şal Ebru

Gelgit ya da taramalı ebru yapıldıktan sonra bizle, daha düzensiz ve dairemsi hareketler yapılarak şal desenine benzeyen şal ebru elde edilir. Biz hareketleri makul miktarda yapılmalıdır aksi taktirde boyalar çamurlu bir görünüm almaya başlar.

Serpme

Yukarıda anlatılan tüm ebru çeşitlerinin üzerine serpme yapılabilir. Bu durumda ebrular serpmeli battal, serpmeli gel-git, serpmeli şal gibi isimler alır. Serpme işlemi için neftli boyalar veya çamlıca toprağı gibi açık renkli boyalar tercih edilir. Fırça elle çok iyi bir şekilde kavanoza sıkılır ve boya yüksekten sert darbelerle serpilir.

Bülbül Yuvası

Git gide küçülen damlalar şeklinde atılan battal ebru üzerinde yapılır. Bizle dıştan içe doğru helezonlar çizilir. Genellikle teknenin uzun kenarı boyunca 5-6, kısa kenarı boyunca 4-5 helezon yapılır. Gel-git ebru veya taraklı ebru üzerinde de bülbül yuvası çalışılabilir.

Taraklı Ebru

Gelgit ebru veya taraklı ebru yapıldıktan sonra, son yapılan gelgite dik olarak tarağın ucu tekneye daldırılır ve sabit bir hızla teknenin bir ucundan diğer ucuna doğru çekilir. Bu işlem tarak çıkartılmadan bir de tersi yöne yapılırsa buna ters taraklı ebru denir. Taraklı ebru yapıldıktan sonra üzerine çok ince bir bizle gelgit ebru, şal ebru veya serbest hareketler yapılabilir.

Zemin Ebrusu

Çiçekli veya hatip ebruya zemin oluşturan ebru çeşididr. Aynı boyanın az ödlüsü, çok ödlüsü ve neftlisi hazırlanır. En alta az ödlü, onun üzerine çok ödlü, en üste de serpme tekniğiyle neftli boya atılır. Zemin ebrusu üzerinde çalışılacak motiflerin öne çıkması için genelde açık tonlarda çalşılır.

 

Hafif Ebru

Battal, taramalı ve taraklı ebrunun kıvamı daha sulu olan sıvı üzerinde, normalden daha sulu ve ödlü boyalarla çalışılmasıyla yapılır. Hafif ebrulu kağıtlar üzerine hat ve teship çalışmaları yapılır ve yazı yazılır.

Dalgalı Ebru

Hemen her çeşit ebru ile dalgalı ebru yapmak mümkündür. Kağıdın bir kısmı teknenin ucuna yerleştirilir ve kağıt ileri geri hareket ettirilerek teknede dalga oluşması sağlanır, bir yandan kağıdın bu hareketine devam edilir bir yandan da yavaş yavaş kağıt tekneye kapatılarak oluşan dalgalar yakalanır. Dalgalı ebruya sarhoş ebru veya tercih etmesek de ispanyol ebru isimleri de verilmiştir.

Kaplan Gözü Ebrusu

Ebru sanatı 16.yy'da Avrupalılar tarafından öğrenildikten sonra, boyaların içine potasyum karbonat, alüminyum sülfat gibi malzemelerin karıştırılmasıyla geliştirilmiş bir tekniktir.

Kumlu Ebru ve Kılçıklı Ebru

Teknedeki sıvı kullana kullana kirlenerek öyle bir kıvama gelirki atılan boyalar istensede istenmesede kum gibi nokta nokta bir görüntü almaya başlar. Sadece kumlu ebru yapımına battal ebru ile başlanmaz. Bir damlalıkla tekneye yakın meafeden aynı nokta veya noktalara boya damlatılır. Boya yayılmaya başlar. Kumlu ebru için Sacid Okyay’ın buluşuyla sığır ödü yerine kalkan balığı ödü kullanılması daha iyi sonuç vermiştir. Ancak bu maddenin kokusu sığır ödünden çok daha kötüdür. Kumlu ebru yapılırken noktalar daha da irileşip V şeklini almaya başlarsa buna da kılçıklı ebru denir. Boya olarak genellikle lahor çividi tercih edilir. Boya az sulu ve ödlü olarak hazırlanır.

 

Çift Ebru

Daha önce yapılmış bir ebrulu kağıdın üzerine yeni yapılmış bir ebru alınarak yapılır.

Hatip Ebru

18 yy. da Ayasofya Camii Hatibi Mehmed Efendi tarafından bulunduğu için bu ismi almıştır. Zemin üzerine çiçekli veya hatip ebru için hazırlanmış boyalardan belli aralıklarla birer damla bırakılır. Daha sonra her damlanın oluşturduğu dairenin içine ikinci, üçünce ve isteğe göre daha fazla sayıda damla bırakılır ve iç içe değişik renklerden oluşturulmuş daireler elde edilir. Genellikle teknenin uzun kenarı boyunca 5-6, kısa kenarı boyunca 4-5 daire oluşturulması tercih edilir. Daha sonra bir bizle bu dairelerin içinde soldan sağa, yukarıdan aşağıya, çapraz hareketler yapılarak hatip desenleri elde edilir. Yürekli, taraklı yürek, yıldız, çarkıfelek, menekşe bu desenlere verilen çeşitli isimlerdir. Hatip desenlerinin hepsinin ya da bazılarını aynı ebru üzerinde çalışmaya Hatip-i Mütenevvia denir.

 

Çiçekli Ebru (Necmeddin Ebrusu)

Hatip ebrunun icadından sonra ebruda çiçek yapılmasına da çalışılmış ancak fazla başarı sağlanamamıştır. 1918 yılından itibaren merhum Necmeddin Okyay çiçek çalışmalarını islah ederek lale, karanfil, hercai menekşe, gelincik, gonca gül, kasımpatı, sümbül gibi çiçekleri doğal şekline en yakın şekilde resmetmeyi başarmıştır. Onun yetiştirdiği merhum Mustafa Düzgünman’da bu tarza papatyalı ebruyu ilave etmiştir. Çiçek yapımında önce damlatılan yeşil boyalardan sap ve gövdeler, daha sonra da bu sap ve gövdelerin uygun noktalarına bırakılan diğer renklerden çiçekler yapılır. Çiçek ve hatip yapımında kullanılan boyaların çok iyi terbiye edilmiş olması ve diğer ebru çeşitlerinde kullanılan boyalara göre daha koyu bir kıvama sahip olmaları gerekir. Ancak böylelikle boya damlaları şekil vermek için bizle lastik gibi uzayarak çekilebilir ve arzu edilen yerde bırakılarak istenen motifler elde edilebilir. Çiçekli ebrular Necmeddin Okyay’ın talebesi Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in teklifi üzerine sanat tarihimizde Necmeddin Ebrusu ismiyle anılmaktadır. Merhum Okyay’ın Üsküdar yeni Camii imamı olması sebebiyle hatip ebrusuna karşılık çiçekli ebruların da imam ebrusu olarak anılması Reisülhattatin Hacı Kamil Akdik (1861- 1941) tarafından teklif edilmişse de Necmeddin Ebrusu denilmesi daha uygun bulunmuştur.

 

Akkase Ebru

18 yy. da Ayasofya Camii Hatibi Mehmed Efendi tarafından bulunduğu için bu ismi almıştır. Zemin üzerine çiçekli veya hatip ebru için hazırlanmış boyalardan belli aralıklarla birer damla bırakılır. Daha sonra her damlanın oluşturduğu dairenin içine ikinci, üçünce ve isteğe göre daha fazla sayıda damla bırakılır ve iç içe değişik renklerden oluşturulmuş daireler elde edilir. Genellikle teknenin uzun kenarı boyunca 5-6, kısa kenarı boyunca 4-5 daire oluşturulması tercih edilir. Daha sonra bir bizle bu dairelerin içinde soldan sağa, yukarıdan aşağıya, çapraz hareketler yapılarak hatip desenleri elde edilir. Yürekli, taraklı yürek, yıldız, çarkıfelek, menekşe bu desenlere verilen çeşitli isimlerdir. Hatip desenlerinin hepsinin ya da bazılarını aynı ebru üzerinde çalışmaya Hatip-i Mütenevvia denir.

EBRU USTALARI

ŞEBEK EFENDİ

1608 yılında yazılmış ve ebruyla ilgili elimizdeki en eski eser olan Tertib-i Risale-i Ebri’de (bkz. resim 1) Şebek Efendi’den “Allah ona rahmet etsin” duası ile bahsedildiğine göre ölümünün bu tarihten önce gerçekleştiği anlaşılıyor. Yine aynı eserde geçen “Nüsha-i Şebek” sözünden de, ebru hakkında bilmediğimiz bir eser sahibi olduğu meydana çıkmaktadır. Ebrularındaki gevşek görünüşün formülü de bu eserde verilmekle birlikte, o ebruları diğerlerinden ayırabilmek için gereken bilgiye sahip değiliz.

HATİP EFENDİ

 

Ebru Ustaları

17-18. Yüzyıl

Şebek Efendi

1608 yılında yazılmış ve ebruyla ilgili elimizdeki en eski eser olan Tertib-i Risale-i Ebri’de (bkz. resim 1) Şebek Efendi’den “Allah ona rahmet etsin” duası ile bahsedildiğine göre ölümünün bu tarihten önce gerçekleştiği anlaşılıyor. Yine aynı eserde geçen “Nüsha-i Şebek” sözünden de, ebru hakkında bilmediğimiz bir eser sahibi olduğu meydana çıkmaktadır. Ebrularındaki gevşek görünüşün formülü de bu eserde verilmekle birlikte, o ebruları diğerlerinden ayırabilmek için gereken bilgiye sahip değiliz.

Hatib Efendi

Ayasofya Camii’nin hatibi olması sebebiyle Ayasofya hatibi veya sadece Hatip diye anılan Mehmed Efendi’nin doğum tarihi bilinmiyor. Nisan 1773 tarihinde vefat etmiştir. Bu büyük sanatkarın ebruları o devirde yapılan işlerde daima kullanılmıştır, renklerinden ve üslubundan hemen tanınır. Hatip Mehmed Efendi Hatip Ebrusu diye anılan ebru tarzının mucididir. Hocapaşa’daki evinde çıkan yangında, eserlerini kurtarmak isterken kendisi de beraber yanmıştır. Sanat tarihimizde Hatip Ebrusu denilmekle onun buluşu olan ebru tarzı anlaşılır. Hatip’in ebrusu denilirse hangi tarzda olursa olsun onun tarafından yapılan, onun elinden çıkan ebru kağıdı anlatılmak istenir.

İBRAHİM EDHEM EFENDİ

Geçen asrın ebrucuları arasında en maruf olanı Üsküdar Özbekler Dergahı Şeyhi İbrahim Edhem Efendi’dir. Özbek Türklerinin kurduğu ve Hacca giden Türkistanlılar’ın İstanbul’daki uğrak yeri olduğu için bu isimle anılan dergahın Milli Mücadele tarihimizde de çok önemli bir yeri vardır. Çünkü, Milli Mücadeleye inanarak Anadolu’ya geçecek olan asker veya sivil önemli şahsiyetlerin birçoğu, İstanbul’daki son gecelerini burada geçirirler ve ertesi sabaha karşı Samandıra üzerinden yola çıkarlardı. Fen ve sanat tarihimizde Edhem Efendi’nin önemli bir yeri olması gerekirken, unutulup gitmiştir. Edhem Efendi’nin doğu ve batı kültürünü şahsında toplamış kıymetli bir hariciyeci olan torununu tanıyanlarınız muhakkak bulunur, Washington büyükelçisi merhum Münir Ertegün. Ya da yakın zamanda kaybettiğimiz ve dergahın kabristanına defnedilen önemli müzik adamı Ahmet Ertegün’ü. Günümüzde ebru sanatını aynı tekkede icra eden Eda Özbekkangay’da yine Edhem Efendi’nin torunlarındandır.

Edhem Efendi 1829 yılında işte bu Özbekler Tekkesi’nde doğmuştur. Daha önce bahsi geçen Şeyh Sadık Efendi’nin oğludur. Türk, Arap, Fars ve Çağatay dillerini şiir yazacak kadar iyi bilen Edhem Efendi, yaşı ilerledikten sonra hat sanatına merak sarıp Çarşambalı Arif bey’den Ta’lik hattını öğrenerek icazet almıştır. Müsbet ilimlere özellikle matematik ve kozmoğrafyaya olan ilgisi sebebiyle ünlü matematikçimiz Salih Zeki Bey ve Mekteb-i Harbiye Nazırı Galip Paşa, bu konularda kendisiyle sık sık görüşmeye gelen alimlerimizdendir. Doğramacılık, marangozluk, oymacılık, hakkaklik, mühürcülük, dökmecilik, tornacılık, demircilik, tesviyecilik, makinecilik, matbaacılık, dokumacılık, mimarlık gibi fen ve sanatlarda ihtisas sahibi olmuştur. Ebruculuk onun pek çok meziyetlerinden bir tanesidir. Bu yüzden hezarfen (bin sanat sahibi) lakabıyla anılmaktadır. Dergahdaki kuyudan suyu kendi kendine çeken bir alet yapan Edhem Efendi eserleriyle 1867 Paris Sergisi’ne katılmış ve madalya almıştır. Almanya’ya gönderdiği bir sünnet makinesi takdirname ile ödüllendirilmiştir. Bir ara ufak bir litografya makinesi tedarik edip matbaacılığa da başlamış, nihayet Rızapaşa Yokuşu’nda kurduğu matbaada kitap basmıştır. Dergahta bir sandal inşa edip, yaptığı pervaneli buhar makinesini ona tatbik etmiş ve Üsküdar Balaban İskelesi’ne hamalla indirterek buharla bu makineyi çalıştırmıştır. Pervane kuvvetiyle Üsküdar Paşalimanı’na kadar yürüttüğü sandalı kendi tabiriyle jurnal korkusundan daha ileri götürmeyerek, yine hamallara yükletip dergaha çıkarttırmıştır. Edhem Efendi kendi sözü ile belirtelim saatçilik hariç her şeyle ilgilenmiştir. Örneğin Hac mevsiminde dergaha gelen bir Hintli’den kumaş dokumasını öğrenip nadide Hint kumaşları dokumuş ve bunlardan saray için hazırlamıştır.

Ebruculuğu babasından öğrenen Edhem Efendi’nin tekkenin ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı ebru kağıtları denkler halinde gönderildiği Beyazıt’taki kağıtçılar çarşısında pek beğenilerek aranır, satın alınırdı. Sultan Abdülaziz de onun ebrularını görüp beğendikten sonra, şahsen tanımak istemiş, huzuruna kabul ederek kendi pehlivan cüssesinin yanında Efendi’nin pek ufak tefek kaldığını görünce “bunları bu adam mı yapıyor? Sözleriyle hayretini gizleyememiştir.

Eserlerinden elde kalan pek az bir kısmı, bugün torun çocuklarının oturduğu ve Vakıflar İdaresi’nin malı olan Üsküdar Özbekler Dergahı’nda muhafaza edilmektedir. Yaptığı eserlerin ve ebruların bulunduğu dolabın üstüne, kendisi tarafından tertip edilmiş, aslı Arapça olan şu beytin yazdırılmasını vasiyet etmiştir. “Nakışlar dolapta saklıdır, yapan da toprakta gömülüdür.” Bu levha vefatından sonra, ebruculukta talebesi olan Hattat Aziz Efendi’ye yazdırılarak, dolabın üstüne konmuştur. İbrahim Edhem Efendi 8 Ocak 1904 tarihinde vefat etmiştir.

NECMETTİN OKYAY

Pek çok hünerlerinin (mürekkepçilik, aharcilik, okçuluk, gülcülük, eski tarz mücellitlik, hatalık vb.) yanı sıra ebruculuğu da meslek edinen Hafız Necmeddin Okyay bu sebeple üstadı Edhem Efendi gibi hezarfen lakabıyla anılır.

Hoca ebruya başlayışını ve ilk defa yalnız başına ebru yapışını şöyle anlatır: “Özbekler Şeyhi edhem Efendi’ye arkadaşım Abdülkadir ile birlikte devam ettik ve ebruculuğu öğrendik. Abdülkadir Efendi bir müddet sonra sıkılarak devamdan vazgeçti, ben ise sabırla yürüttüm. Ancak Ramazan girince camideki vazifem dolayısıyla hocamdan müsaade rica ettim. Bayramdan sonra da gidemedim. Hep yolumu gözlemiş, hatta bir gün oğlu, “Efendi baba isterseniz çağırtalım”, deyince “yarın nasıl olsa gelir” cevabını vermiş. Ve ben ertesi günü aldığım acı haber üzerine namazını kılmak için Tekkeye gittim… Bize ilk defa ebru yapılmasını gösterdiği vakit duyduğum heyecanı unutamam. Teknedeki suyun üstünde yayılan renkler beni hayretlere gark etmişti. Onun vefatından sonra evimde yalnız başıma ebru yapmaya başladım. Önce küçük bir teknede yaptım tuttu. Büyük tekneye geçince boyalar akmaya başladı. Sanki evvelki ebruları ben yapmamışım. Uğraştım, uğraştım... ağlayacak hale geldim. Neyse yatsı vaktine doğru biraz yüz gösterir gibi oldu. Uykuyu terk ederek çalıştım. Bir aralık kulağıma sesler geldi. O devirde yangın çıkınca bekçiler “yangın var” diye bağırırlardı. Ben öyle zannettim sokağa çıktım. Meğer sabah ezanı okunuyormuş. Lakin o gece fevkalade ebrular zuhur etti. Sonra ikinci bir defa yaptım akmaya ve tutmamaya başladı. Kıvamını bulana kadar neler çektim. Üstadımın “ebru sihir gibidir bazen tutar bazen tutmaz” sözünün ne demek olduğunu o zaman anladım… Tecrübelerime göre temiz kitreli su ile ebru yapılmaya başlanırken önce yüz kadar prova yapmak icap eder, tekne ondan sonra yüz göstermeye başlar. Bu her zaman böyle olur… Daha sonra Medresetü’l Hattatin’de ve Güzel sanatlar Akademisi’nde ebru öğretmenliği yaparken, yeni tekne tutacağım vakit, öğrencinin karşısında mahçup olmak korkusuyla Yasin’ler Hatim’ler adadığımı bilirim.

Çiçekli ebru’ya başlayışım da şöyle oldu. Medresetü’l Hattatin’deki hocalığım sırasında bir zat gelerek “Çiçekli ebru yapmanızı istiyorum” dedi “Efendi beyim” dedim. “Bu sanatta öyle çiçek filan olmaz, gerçi eskiler tecrübe etmişlerdir ama o da çiçeğe pek benzemez” adam “Hoca değil misiniz yapmanız lazım” deyice eve geldim, tekneyi kurdum, çiçek şekillerini çıkartmak için uğraşmaya başladım. O esnada bize, çok sevdiğim arkadaşım Hattat Macid Ayral geldi. Ben lale yapmaya çalışıyordum. Macid birden “Birader şu uçları yukarı doğru çeksene” dedi. Ben hayatta, bir işi bilmeyenlerden o iş hakkında çok şey öğrenmişimdir. Bu da öyle oldu. Elimdeki tek at kuyruğunu teknenin içinde yukarıya doğru çekince, çiçek tıpkı laleye benzedi. Çok heyecanlandım ve zevklendim. Günlerden Cuma olduğu için, camiye namaza indik . Namazdan sonra lale, sümbül, karanfil, o mevsimde hangi çiçekler varsa hepsinden aldım ve eve dönüşte onlara bakarak teknede aynını resmetmeye başladım.

23 Mayıs 1916 da Medresetü’l Hattatin’de başlayıp, 29 Ocak 1948 de akademide sona eren ebru hocalığım sırasında tekneyi kurup, nasıl yapıldığını öğrenciye gösterirdim, isteyenler de tekne başına oturup yaparlardı. Fakat insan kendisi tekne kurup ebru yapmadıkça, zorluğunu anlamadıkça “ebrucu” sayılır mı bilmem. Bu işi oğullarım Sami merhum ile Sacid’im ve yeğenim Mustafa (Düzgünman) yürüttüler.”

Klasik sanatlarımızın canlı bir akademisi gibi etrafına feyiz saçan Necmeddin Okyay 1883 yılında doğmuş ve 1976 yılında vefat etmiştir.

SAMİ OKYAY

Necmeddin Okyay’ın ortanca oğlu Sami Bey 1910!da Üsküdar’da doğmuş, bu sanatı babasından öğrenerek çığır açacak eserler vermiştir. Aynı zamanda ince bir tezhib, hak (oyma), lake (rugan) ve şemse tarzı cilt sanatkarı olan merhum Sami Okyay Şark Tezyini Sanatlar Mektebi’nde öğretmenken yakalandığı peritnoitten 12 Haziran 1933 yılında vefat etmeseydi meşgul olduğu sanat dallarına muhakkak ki başka yenilikler de getirecekti. Yirmi üç yıllık kısa ömründen geri kalanla şaheserleri bu sözlerimizin en kudretli şahitleridir.

NİYAZİ SAYIN

Ney virtüözü ve tesbih ustası büyük sanatkarımız Niyazi Sayın (doğ 1927 – Üsküdar), dini musikide de ilk hocası olan Mustafa Düzgünman’dan ebruculuğu öğrenmiş ve kendi ifadesiyle ebrunun yirmi beş çeşidini yapmış, ayrıca Mehmet Efendi’nin sırrını yıllarca gizlediği (?) ebruyu da başarmıştır. (bkz Hayat Mecmuası, 25-1976). Ancak, bu iddiaları taşıyan ebrularını sanat aleminde henüz sergilemediği ve sırlarını açıklamadığı için, sadece haberiyle yetiniyoruz.

MUSTAFA DÜZGÜNMAN

ŞUBAT 1920'de İstanbul Üsküdar'da Sultantepe'de doğdu. Babası, aynı semtteki Abdülbâki Efendi ve Aziz Mahmud Hüdâyî Camilerinin imamlığını yapan Saim Efendi'dir. İlk tahsilini tamamladıktan sonra babasının Üsküdar çarşısındaki aktar dükkânında çalışmaya başladı. 1938 yılında, annesinin dayısı hattat Necmeddin Okyay onu, hocalık yaptığı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin Türk Tezyinî Sanatları Bölümü'ne kaydettirdi. Burada Necmeddin Okyay'dan eski tarz cilt ve ebru öğrenerek kısa zamanda kabiliyetiyle dikkati çekti, diğer kıymetli hocalardan da faydalandı. Ancak hayat şartları sebebiyle bir müddet sonra okuldan ayrılarak tekrar baba mesleği olan aktarlığa döndü. Vefatına kadar titizlikle sürdürdüğü bu meslekte işinin ehli güvenilir bir esnaf olarak tanındı.

Akademi'deki talebeliği yıllarında "şemse" denilen klasik cildin güzel örneklerini imal eden Düzgünman, bir müddet sonra o sırada taliplisi çok az bulunan bu sanatı da terketmek zorunda kaldı. Özellikle 1957'den itibaren daha fazla zaman ayırdığı ebruculukla meşguliyetini ise ölümüne kadar sürdürmüştür.

Çeşitli konularda yeniliğe açık olduğu halde ebru sanatında klasik anlayışa sımsıkı bağlı kalan ve bu hususta modern uygulamalara iltifat etmeyen Düzgünman, ebruculukta kendisini geçtiğini söyleyen hocası Necmeddin Okyay'ın bu sanata kazandırdığı çiçekli ebru çeşitlerine papatyayı eklemiş, ayrıca çiçek şekillerini de ıslah etmiştir. 1940'ta başlayıp ölümüne kadar elli yıl süren ebruculuğu sırasında, 1967'den itibaren çeşitli sergiler açan ve bazı sergilere katılan Düzgünman, hem eserleriyle hem de yetiştirdiği öğrencileriyle bu sanatın tanınmasına ve yayılmasına hizmet ederek son otuzbeş yılın ebruculuğuna adeta damgasını vurmuş bir sanatkardır.

Mustafa Düzgünman, ebru sanatı dışında dinî mûsikiyle de meşgul olmuş ve tasavvuf zevkini, Hafız Eşref Ede'den almıştır. Muzıka-i Hümâyun'da yetiştiği için "Mızıkalı" lakabıyla anılan Hafız Muhittin Tanık, Üsküdar'daki Çarşamba Rifâî Dergâhı şeyhi Hayrullah Tâcettin Yalım ve Üsküdar Rifâî Âsitânesi şeyhi Hüsnü Sarıer gibi kıymetli hocalardan istifade etmiştir.

Aziz Mahmud Hüdâyî Camii'nde uzun yıllar cuma günleri iç ezan ve teravih namazı aralarında ilahi okuyuşuyla iyi bir icracı olarak da tanınan Düzgünman'ın, bir kısmının güftesi de kendisine ait olmak üzere değişik makamlarda bestelediği yirmi kadar ilâhisi vardır. Onun bestekârlık tarafını gösteren ve son yılların dinî mûsiki repertuvarı açısından ayrı bir önem taşıyan bu ilahiler, vefatından önce yakın arkadaşı neyzen Niyazi Sayın tarafından notaya alınarak tesbit edilmiştir. Ayrıca vaktiyle meşkettiği dinî eserleri son zamanlarında banda okuyarak tesbit edilmelerini sağlamıştır.

1953'ten 1979'a kadar yirmialtı yıl müddetle Aziz Mahmud Hüdâyî Dergâhı'nın türbedarliğını yapan Düzgünman, halk ağzıyla koşma tarzında şiirler de yazmıştır. Bunlar arasında, ebrunun tarihçesi, özellikleri ve mahiyetini anlatan yirmi kıtalık "EBRUNAME" en tanınmışıdır.

Kıymetli tesbihler, yazı levhaları, kendi ebruları, şemse tarzında yaptığı kitap kapları, kutu ve çerçevelerden oluşan koleksiyonu halen ailesinde bulunmaktadır. Ayrıca eski tarz körüklü fotoğraf makinasıyla 1000'e yakın hat örneğini emüsyonlu cama tesbit etmiş, bazıları "Kalem Güzeli" (Ankara,1981) ve "İslam Mirasında Hat Sanatı" ( İstanbul, 1993 ) adlı eserlerde yer alan bu fotoğraf camlarının asılları, daha sonra kendisi tarafından Türkpetrol Vakfı'na hediye edilmiştir. 12 Eylül 1990 Çarşamba günü vefat eden Mustafa Düzgünman'ın kabri, Karacaahmet Mezarlığı'ndadır.