İZ BIRAKANLAR
Yayınlanma : 17 Temmuz 2025 21:34
Düzenleme : 17 Temmuz 2025 21:37

Alemlere Rahmet Peygamber

Alemlere Rahmet Peygamber

 

 

HZ. MUHAMMED (sav)

 

İslam peygamberi “Hz. Muhammed”in ismini duymayan yoktur. İnsanlık tarihinde ondan daha fazla şöhret bulan, hakkında konuşulan başka bir insan olmasa gerektir.

Peygamber olarak görevlendirilmesinden bu yana herkes ona dair bir şeyler duymuş, hissetmiştir. Ona inanan, onu can-ı gönülden seven, hayatının merkezine alanlar olduğu gibi ona karşı çıkan, peygamberliğini yalanlayan ve onu kötüleyenler de hep var olmuştur. İslam dinine karşı çıkanlar düşmanlıklarını onun üzerinden sürdürmüş, kendisine çirkin iftiralarda bulunup hakaretlerle saldırmışlardır. Bazılarıysa onun bir peygamber olarak ortaya çıktığı haberini duymuş, fakat bununla pek de alakadar olmamıştır. Neticede inananların göz bebeği olan Hz. Muhammed (s.a.s.), onlar tarafından “Âlemlerin Efendisi, İki Cihan Güneşi, Fahr-i Kâinat (Kâinatın Övünç Kaynağı)” gibi sevgi ve muhabbet dolu sözlerle ve ardından mutlaka salavat dediğimiz dua sözcükleriyle anılmıştır. Ona karşı kin besleyenlerse ilk dönemlerde şair, kâhin, mecnun gibi sıfatlarla daha sonraları da başka insafsız yakıştırmalarla kendisine iftiralarda bulunmuştur. Onun bir din kurucusu olduğunu iddia edenler, hatta hiç yaşamadığını söyleyenler de olmuştur. Bazıları da onu peygamberlik sıfatından bağımsız olarak, kalabalık insan gruplarını etkileyen büyük bir lider, yaşadığı dönemde geniş bir coğrafyaya hükmeden güçlü bir devlet başkanı olarak tanımlamıştır. 

Her döneme damgasını vuran, kıymeti hiçbir zaman gözden düşmeyen, inanan ve inanmayan herkesin odak noktası olan bir isimdir Hz. Muhammed (s.a.s.). Onu tüm ön yargılardan uzak gerçekçi bir şekilde tanımak ancak onun hayatına yakından bakmakla, sözlerini ve yaşantısını doğru kaynaklardan öğrenmekle mümkündür. Onu doğru tanımak insanlık için önemlidir. Çünkü o, Yüce Allah’ın peygamber olarak görevlendirdiği son elçidir ve bütün insanlara rehber olarak gönderilmiştir. İslam dinini benimseyen bir Müslüman içinse onu doğru tanımak, inandığı dini doğru anlaması ve gereği gibi yaşaması için zorunlu bir ihtiyaçtır.

Hz. Muhammed’i Nasıl Tanıyabiliriz?

 

Hz. Muhammed’i (s.a.s.) doğru tanımanın önündeki en büyük engel, bugün yaşanan birçok farklı sorunun da temelinde yatan bilgi kirliliğidir. Kimi zaman iyi niyetli fakat bilinçsizce sunulan sağlıksız bilgiler; kimi zaman din karşıtlarının kimi zaman da doğrudan İslam karşıtlarının bilinçli girişimleriyle yayılan yanlış ve yanlı bilgiler bizi yanıltmaktadır. Sonuçta doğruyla yanlış ayırt edilemez hâle gelmekte ve gerçeği yansıtmayan peygamber algıları zihinleri işgal edebilmektedir. Dolayısıyla Hz. Muhammed’i (s.a.s.) tanımak için öncelikle doğru kaynaklara başvurmak gerekir. Bu kaynaklar evrensel ve değişmez özellikte olan Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’in hayatını anlatan siyer ve megazi dediğimiz İslam tarihine dair kaynaklar ve elbette ki onun her türlü hâlini, düşünce ve eylemlerini aktaran sahih hadislerdir. Güvenilir kaynaklara ulaştıktan sonra ikinci önemli adım bunları doğru değerlendirmektir. Bunun anlamı her bilgiyi -özellikle Hz. Muhammed’in (s.a.s.) her sözünü- kaynaklardaki diğer bilgilerle birlikte düşünmek, elde ettiğimiz bilgileri parçacı değil bütüncül bir şekilde yorumlayabilmektir. Sonuçta oluşan resmi de ait olduğu tarihî süreç içerisinde görmek gerekir. Bugünün şartları ve tartışmalarıyla geçmişe bakmak, yargıda bulunmak her zaman yanıltıcıdır. Hz. Muhammed’in hayatına dair doğru bilgileri kendi iç bütünlüğü içerisinde anladığımızda hakikat kendini gösterecek, bugün ortaya atılan birçok suni tartışmanın yersizliği de anlaşılmış olacaktır. Bu kitabın hedefi bahsi geçen güvenilir kaynaklar ışığında Hz. Muhammed’i (s.a.s.) özlü bir şekilde tanıtmaktır.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)

 

Hz. Muhammed’i (s.a.s.) tüm zamanlarda ve her coğrafyada tanınır kılan özelliği onun İslam peygamberi oluşudur. İslam dininde Hz. Muhammed’in merkezî bir yeri vardır. İslam dininin özü tevhiddir. Bu dine giren kişi tevhidi yani Allah’ın bir olduğunu kabul etmiştir. Bunun hemen ardından Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanmak gelir. Çünkü dinimizde en temel inanç Allah ve peygamber inancıdır. Bu iki asıl, diğer iman esaslarının da özünü oluşturduğu için peygamberin dindeki konumunu doğru anlamak ve ona gereği gibi inanmak oldukça önemlidir. 

İslam dinine girerken kişi öncelikle nasıl bir Allah’a ve nasıl bir peygambere inandığını dile getirerek nasıl bir inancı benimsediğini ilan eder. Kişinin İslam’ı kabul ettiğinin ve artık Müslüman olduğunun göstergesi olarak söylediği kelime-i şehâdet sözü, bunu ifade eder. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” cümlelerinden oluşan kelime-i şehâdet, “Allah’tan başka ilahın olmadığına ve Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve Resûlü olduğuna gönülden inanır, bunu sözle de ifade ederim.” demektir. İslam’a girişin anahtarı olan bu söz, aynı zamanda Hz. Muhammed’i tanımaya nereden başlayacağımıza işaret eder. O hâlde onu tanımaya kelime-i şehâdette tanıklık ettiğimiz gerçeklik üzerinden başlayalım: Muhammed (s.a.s.) Allah’ın kulu ve Resûlü’dür. 

 

Hz. Muhammed Allah’ın Kuludur

 

İnsanlığa gönderilen bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) de Yüce Allah’ın kulu olan bir insandır. İleride yaşam öyküsüne yakından bakacağımız üzere Hz. Muhammed herkes gibi doğmuş, toplumda çeşitli roller üstlenmiş ve vakti geldiğinde hayata veda etmiştir. Hiçbir tanrısal özelliği yoktur. Bu nedenle Allah’ın (c.c.) bildirmediği hiçbir şeyi bilemez. O’nun yaratması olmadan mucize gösteremez ve O’nun izni olmadan kimseye bir faydası veya zararı dokunamaz. Kul olmanın bir gereği olarak küçük hatalar işlemesi mümkündür, fakat peygamber olarak seçildiği için büyük günahları işlemekten korunmuştur. Dolayısıyla İslam dininde insanlar arasından seçilerek peygamberlikle görevlendirilen Hz. Muhammed’in konumu, Hristiyanlıkta tanrısal niteliklere sahip olduğuna inanılan İsa’nın (a.s.) konumundan farklıdır. 

Peygamber Efendimizin bir insan olması, kendi döneminde İslam vahyini kabul etmeyenlerin itiraz noktalarından birini oluşturmuştur. Daha önceki toplumların kendi peygamberlerinden bekledikleri gibi kendi toplumu da Hz. Muhammed’e inanmak için ondan birçok mucize göstermesini istemişti. Çünkü inkârcılar vahiyle gelen gerçeklerin yanı sıra onu getiren peygamberin kimliğinden de hoşnut olmamışlardı. Onlara göre seçilmiş kişinin normal insanlardan farklı özellikleri, olağanüstü güçleri olmalı ve sürekli mucizeler göstermeliydi: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe yahut altından bir evin olmadıkça ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” (İsrâ, 17/90-93) Bu tür beklentilerinin sonu gelmiyor, peygamberin kendileri gibi bir insan olmasını kabullenemiyorlardı. “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” (Furkân, 25/7) ayetinde belirtildiği üzere peygamber olacak kişinin gözle görünür bir ayrıcalığı olması gerektiğini düşünüyorlardı. Tüm bu eleştirilerin özünü ifade eden “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” sorusuna Rabbimiz şöyle cevap verdi: “Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler olsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.” (İsrâ, 17/95) Bu cevap karşıt görüşlerin ve beklentilerin aksine peygamberin bir insan olması gerektiğini bildiriyordu. İnsanların, rehberliğini anlayabilmeleri, bir insanın hayatını vahyin ışığında nasıl şekillendirmesi gerektiğini görebilmeleri ve kendisini örnek alabilmeleri için peygamberin de kendileri gibi bir insan olması gayet doğal ve anlamlıydı. Allah Teâlâ, bu gerçeği peygamberinin de vurgulamasını istemiş ve ona şöyle demesini emretmişti: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.” (İsrâ, 17/93) 

Hz. Peygamber’i (s.a.s.) örnek alabilmemiz için onun bizim gibi bir insan olduğunu unutmamamız gerekir. Elbette ki seçilmiş bir peygamber olan ve bir insanın kâmil olma yolunda ulaşabileceği son noktayı temsil eden Hz. Muhammed (s.a.s.) bizden çok üstündür. Fakat o da bizim gibi duyguları olan, dünya hayatında türlü imtihanlarla karşılaşan, bizimle aynı görev ve sorumlulukların yanı sıra peygamberliğin gereği olan birtakım yükümlülüklere de sahip bir beşerdir. Bu yüzden her hâliyle bizlere örnek ve yol göstericidir. Bir insan olduğu gerçeğini göz ardı ettiğimizde onu kendimizden uzaklaştırmış olur ve örnek alamayız. Yine bu gerçeği görmediğimizde ona duyduğumuz derin hayranlık, sevgi ve hürmet hislerinin bizleri doğru yoldan saptırması mümkündür. Yürekten sevdiğimiz, can-ı gönülden inandığımız peygamberimizi yüceltmede makul sınırları aşarsak önceki ümmetlerin düştüğü hataya düşebilir, onu olduğundan farklı bir konuma yerleştirme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Söz gelimi onu bir melek veya “tanrının oğlu” gibi tanrıyla organik bağı bulunan bir varlık olarak değerlendirebiliriz ki bu anlayışlar tevhid inancına aykırıdır. Bu konuda oldukça hassas davranan Hz. Peygamber (s.a.s.), henüz hayattayken kendisini övmede, yüceltmede aşırıya gidenleri şöyle uyarmıştır: “Hristiyanların Meryem oğlunu (İsa’yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum. Onun için bana ‘Allah’ın kulu ve resûlü’ deyin.” (Buhârî, Enbiyâ, 48)

 

Hz. Muhammed Allah’ın Resûlüdür

 

Peygamber Efendimizi aşırı yücelterek insanüstü bir varlık seviyesinde görmek ne kadar yanlışsa onu sıradan bir insan gibi görüp kıymetsizleştirmek de o kadar yanlıştır. Aşırı uçları temsil eden bu tür tutumlar dinin özünü bozan sapkın eğilimlerdir. Bir insan olarak yaratılmış olsa da Hz. Muhammed (s.a.s.), sıradan bir birey değil, “Allah tarafından seçilmiş bir elçi”dir. “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilahınızın yalnızca bir tek ilah olduğu vahyediliyor…” (Fussilet, 41/6) ayetinde vurgulandığı üzere onu diğer insanlardan ayıran en önemli özellik, Yüce Allah’tan vahiy alan bir peygamber olmasıdır. 

Rabbimizin görevlendirdiği diğer peygamberler gibi Peygamber Efendimiz de doğru, dürüst, güvenilir, akıllı, zeki, anlayışlı ve günah işlemekten korunmuştur. Daha peygamber olmadan önce halk arasında “Muhammedü’l-Emîn” yani “Güvenilir Muhammed” diye tanınmış, hayatı boyunca da üstün ahlaki sıfatlarıyla dikkat çekmiştir. Şaka yollu konuştuğunda bile doğru olmayan bir sözü asla söylememiş, günahlardan uzak durmuştur. İnsan olmaktan kaynaklanan küçük hataları olmuşsa da bunlar Yüce Allah’ın müdahalesiyle hemen düzeltilmiştir. Allah Teâlâ’dan aldığı vahyi eksiksiz olarak insanlara aktarmış ve getirdiği ilahi emirleri ilk önce ve en güzel şekilde hayata geçiren kişi olmuştur. 

İnsanlar arasında seçkin vasıflara sahip olduğu gibi peygamberler arasında da Hz. Muhammed (s.a.s.) ayrıcalıklı bir konumdadır. “Ulü’l-azm” denilen yüksek dereceli peygamberlerden biri olan Resûlullah’a maddi ve manevi birçok nimet verilmiştir. O, kendisinden önceki peygamberlerin örnekliğini görmüş ve son gönderilen elçi olarak peygamberliğin zirvesini temsil etmiştir. Onun getirdiği din ve bu dinin kitabı olan Kur’an-ı Kerim bütün insanlığa gönderilmiştir ve kıyamete kadar geçerliliğini koruyacaktır. Bu durumun bir sonucu olarak da o, çok geniş bir muhatap kitlesine ve her milletten inananı olma ayrıcalığına sahiptir. Bütün bu özelliklerinden dolayı Hz. Muhammed, peygamberlerin en üstünüdür. Bunun da ötesinde yaratılmışların en üstünü ve en şereflisi olduğu hâlde kendisini övmekten kaçınmış, ümmetini de peygamberler arasında üstünlük tartışmasına girmekten menetmiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 24, 35; Müslim, Fezâil, 160-163)

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzâb, 33/56) sözleriyle Yüce Allah (c.c.), Peygamberimizin (s.a.s.) kendi katındaki değerini ifade etmiştir. “Âlemlere rahmet” olarak (Enbiyâ, 21/107) gönderdiği bu kıymetli elçiye iman edeceklerine dair diğer peygamberlerden de söz aldığını bildirmiştir. (Âl-i İmrân, 3/81) Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde görüleceği üzere peygamberlik görevini yerine getirirken karşılaştığı zorluklarda desteğini eksik etmemiş, üzüldüğü zamanlarda onu teselli etmiş ve kendisine her daim güven vermiştir. (Ahzâb, 33/9-11; Yâsin, 36/76 vd.) Yüce Allah’ın Peygamber Efendimize lütfettiği başka ayrıcalıklar da vardır. Önceki toplumlar, çoğunlukla iman etmedikleri için helak edildiği hâlde Hz. Muhammed’e, kendisi aralarında bulunduğu sürece toplumunun azaba uğratılmayacağı bildirilmiştir. (Enfâl, 8/33) Kendisini yüceltici ifadeler kullanılmış, İsra ve Mi’rac mucizesinin yanında ona birçok iyilik ve güzelliğin verildiği zikredilmiştir. (İsrâ, 17/1; Necm, 53/3-18; Kevser, 108/1) Maddi ve manevi nimetlerle donatılan bu kıymetli peygamber, kıyamet gününde de “makâm-ı mahmûd” adı verilen yüksek bir manevi konumda olacaktır. (İsrâ, 17/78-79) Allah Teâlâ’nın kendisine özel olarak sunduğu bütün bu güzellikler, O’nun katındaki kıymetine işaret eder ki bu sebeple Resûlullah, “Habîbullah” yani Allah’ın sevgilisi, O’nun en sevgili kulu olarak anılır.

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Yüce Allah tarafından seçilen, üstün sıfatlara sahip bir peygamber olduğunu iyi anlamadığımız takdirde onu sıradan bir insan gibi görme yanlışına düşeriz. Bu durum zaman içerisinde onu değersizleştirmeye ve nihayetinde de getirdiği vahye karşı duyarsızlaşmaya neden olur. Önceki toplumların, özellikle de Yahudilerin peygamberlerine ahlaksız sıfatları, uygunsuz davranışları ve büyük günahları yakıştırmaları, onlara saygısızlık yapmaları ve hatta onları öldürmeleri bu tür bir anlayışın sonucudur. Yahudilerin peygamberleri yok sayması neticesinde dinî inanç ve hükümler de önemini kaybetmiş, kutsal metinler istenildiği zaman değiştirilip yeniden düzenlenebilecek sıradan metinlere dönüşmüş ve böylece ilahi din tahrif edilmiştir.

Hz. Muhammed Peygamberlerin Sonuncusudur

 

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah bize Hz. Muhammed’i (s.a.s.) şöyle tanıtır: “...(Muhammed) Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur…” (Ahzâb, 33/40) Hz. Muhammed, ilk insan ve aynı zamanda ilk peygamber olan Hz. Âdem’le başlayan peygamberler zincirinin son halkasıdır. Rabbimiz, dünya hayatında sınava tabi tuttuğu kullarına kendisini tanımaları, yaratılışlarına uygun olan dosdoğru ve huzurlu yolu bulabilmeleri için rehberlik etmiş, aralarından seçtiği peygamberlerle vahyini iletmiştir. Böylece inanç, ibadet, ahlak ve yaşantıya dair emir ve yasaklarını açıklamış, bu esaslara göre yaşayanların dünya ve ahirette huzura ereceğini, aksi yolda gidenlerinse kaybedenlerden olacağını bildirmiştir. İlahi vahyin zaman içerisinde insanlar tarafından unutulması veya değişikliğe uğraması sonucu özünü kaybettiği, aslından saptırıldığı durumlarda vahyini yenilemiş ve yeni bir peygamber göndermiştir. “Bugün sizin için dininizi tamama erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) sözleriyle İslam’ın son din olduğunu belirtmiştir. Bu dinin peygamberi de son peygamber Hz. Muhammed’dir.

Pratikte farklı uygulamalar içerse de ilahi kaynaklı bütün dinler, özünde aynı inanç esaslarına bağlanmayı öngörmüştür. İlk insan Hz. Âdem’den itibaren birbiri ardınca gelen bütün peygamberler temelde aynı inancı yani tevhidi ve aynı evrensel ilkeleri açıklamışlardır. Bu bakımdan gelen her bir peygamber kendisinden öncekiler ve sonrakilerle uyum hâlindedir. Kendisinden önce gelen peygamberler Hz. Muhammed’in (s.a.s.) geleceğini müjdelemiş, Kur’an’dan önceki kutsal kitaplarda yani Tevrat ve İncil’de bu bilgiye yer verilmiştir. (A’râf, 7/157; Saff, 61/6) Hz. Muhammed de kendisinden önceki elçilerin mesajlarını doğrulamış, onların bozulmamış hâlleriyle hak ve gerçek olduğunu bildirmiştir. (Bakara, 2/97, 136) Onun getirdiği din, tahrif edilen inanç esaslarını aslına uygun, yeniden, güçlü bir vurguyla ortaya koyarken değişen şartlara paralel olarak insanların ihtiyaçlarını karşılayacak yeni hükümler de getirmiştir. Böylece vahiy süreci tamamlanmış, ilahi mesaj İslam dininde en mükemmel hâlini bulmuştur. Peygamber Efendimiz, kendisinin vahiy geleneğindeki rolünü bizlere şu örnekle anlatır: “Benim ve benden önceki peygamberlerin durumu, bir ev inşa eden kimseye benzer. O kimse evi güzelce yapıp mükemmel hâle getirmiş fakat bir köşede sadece bir tuğla yeri boş kalmıştır. İnsanlar bu evi dolaşırlar, ona hayran olurlar ve derler ki: ‘Keşke şu tuğla da yerine koyulmuş olsaydı.’ İşte ben o tuğlayım. Ben peygamberlerin sonuncusuyum.” (Buhârî, Menâkıb, 18; Müslim, Fezâil, 23) 

Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.) bütün insanlığa gönderilmiştir. (Sebe, 34/28) Onun getirdiği İslam dini kıyamete kadar geçerli olan evrensel bir dindir, artık bundan başka bir din gönderilmeyecektir. (Âl-i İmrân, 3/19) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilen Kur’an-ı Kerim de hükümleri kıyamete dek geçerli olan son ilahi kitaptır. Önceki kutsal kitapların orijinal hâllerini tasdik eden bu kitabın onlar gibi tahrif edilmesi mümkün değildir. Çünkü o, her türlü değişime ve bozulmaya karşı Rabbimiz tarafından koruma altına alınmıştır: “Şüphesiz o Kur’an’ı biz indirdik. Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr, 15/9)

Hz. Muhammed’in Peygamberliği

 

Her ne kadar, insan aklıyla Yüce Yaratıcı’yı bilme ve O’na inanma yetisine sahip olsa da O’nun nasıl bir ilah olduğunu ve buyruklarının neler olduğunu ancak gönderdiği peygamberler aracılığıyla öğrenebilir. Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) görevi de diğer peygamberler gibi insanları tek olan Allah’a inanmaya çağırmak, O’nun bildirdiği hakikatleri, emir ve yasakları bildirmek ve yanlışa düşmemeleri için uyarmaktır. “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzâb, 33/45) ayetinde belirtildiği üzere Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkın ve vahyin şahidi, ilahi güzellikleri müjdeleyip Rabbin cezalandırmasına karşı uyaran ve O’nun yoluna çağıran bir elçidir.  

610 yılında ilk vahyin gelmesiyle başlayan peygamberlik süreci, yirmi üç yıl devam etmiş, Hz. Muhammed’e gelen Kur’an ayetleri toplu bir kitap hâlinde değil parça parça bölümler hâlinde vahyedilmiştir. Bu süreçte Peygamberimiz kendisine gelen her Kur’an vahyini insanlara olduğu gibi aktarmıştır. Bu konuda oldukça hassas davranmış, hatta başlangıçta unutmaktan duyduğu endişeyle daha vahiy tamamlanmadan tekrar etmeye başlamıştır. Yüce Allah “Ey Muhammed! Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak ve okumak bize aittir. O hâlde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy.” (Kıyâmet, 75/16-18) ayetiyle kendisine bu konuda teminat verince rahatlamış, vahyin kendisine odaklanmıştır. Böylece aldığı her vahyi önce hafızasına kaydetmiş, daha sonra inananlara okuyarak tebliğ etmiş ve vahiy kâtiplerine yazdırmıştır. Peygamberimiz vahye asla müdahalede bulunmamış, herhangi bir eksiltme veya ekleme yapmamıştır. Esasında son ilahi kitap olan Kur’an’ı kendi koruması altına aldığını bildiren Yüce Allah, böyle bir müdahaleye kesinlikle izin vermeyeceğini de beyan etmiştir. (Hâkka, 69/44-47)

Allah Resûlü, gelen vahyi inananlara sadece bildirmekle kalmamış, aynı zamanda ayetlerin manalarını da açıklamıştır. Zira Kur’an-ı Kerim evrensel bir kitap olduğu için dinin temel esaslarını oldukça özlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Emir ve yasakların hikmetleri, ilahi hükümlerin nasıl uygulanacağı, yaşantının bu çerçevede nasıl şekilleneceği gibi ayrıntıların tamamı bu dinin peygamberi olan Hz. Muhammed tarafından izah edilmiştir. Örneğin temel ibadetlerimiz Kur’an’da zikredilmiş, bunların inanan kişi için vazgeçilmez olduğu vurgulanmış ancak hangi ibadetin ne zaman ve ne şekilde yapılacağına dair ayrıntılar Hz. Peygamber’in (s.a.s.) öğretmesiyle öğrenilmiştir. Yine Kur’an’ın üslubu gereği genel ifadelerle bildirilen bazı hükümler aslında daha sınırlı bir grubu ilgilendirmekte, genel ifadelerle bildirilen bazı hükümlerin gerçekleştirilebilmesi de birtakım şekil ve şartlara bağlı olabilmektedir. Kur’an’ın Kerim’in özlü bir şekilde genel sözcüklerle bildirdiği bu gibi hükümlerin ayrıntılarını da Peygamber Efendimiz açıklamış, ayrıca Kur’an’da hükmü belirtilmeyen bazı meselelere dair de hükümler koymuştur.

Peygamberlikle ilgili bu hususları topluca ifade etmek gerekirse, Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamberliği süresince Kur’an vahyini insanlara okumuş (tilavet), ilahi hükümlerin tamamını insanlara bildirmiş (tebliğ) ve her birini açıklamıştır (tebyin-tefsir). Genel gibi görünen bazı hükümlerin belirli kişiler için geçerli olduğunu (tahsis) bazılarının da zaman, mekân gibi şartlar dâhilinde uygulanacağını bildirmiş (takyid); Kur’an’da hükmü belirtilmeyen bazı konularda kurallar koymuştur. Dinin yaşantıya nasıl geçirileceğini öğretmiş (talim) ve neticede tertemiz ve nezih bir toplum oluşturmuştur (tezkiye). Dolayısıyla o, bir postacı gibi bizlere sadece ilahi hükümleri getirmekle yükümlü biri olmaktan çok ötedir. Peygamber olarak tüm bu görevleri yerine getiren ve daha önemlisi vahyin yaşantıya nasıl geçirileceğini de bizzat uygulayarak gösteren örnek bir mümindir. (Ahzâb, 33/21) Bu bakımdan İslam’ın doğru anlaşılabilmesi ve yaşanabilmesi, ancak onun bu konudaki söz, fiil ve uygulamalarını yani Sünneti’ni bilmekle mümkündür.

Hz. Muhammed’in Sünneti

 

Peygamber Efendimizin şahsında ortaya çıkan örnek yaşam tarzına “Sünnet” denir. Hz. Peygamber’in kendi söz, fiil ve uygulamaları, ayrıca yapılmasına onay verdiği davranışlar Sünnet kapsamındadır.

Sünnet, dinimizde Kur’an-ı Kerim’den sonra gelen ikinci temel kaynaktır. Bu nedenle Peygamberimizin Sünneti’ne uymak Müslümanlar için dinî bir gerekliliktir. Onu bizlere örnek olarak gönderdiğini bildiren Rabbimiz, Peygamberimize hitaben şöyle demiştir: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’” (Âl-i İmrân, 3/31) Dolayısıyla Yüce Allah’a duyulan sevgi ve bağlılığın göstergesi O’nun gönderdiği peygambere uymaktan geçer. “Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur…” (Nisâ, 4/80) ayeti ona uymanın gereğini kesin bir dille ifade eder. “Size ne emrettimse onu yapın, neyi yasakladımsa ondan sakının.” (İbn Mâce, Sünne, 1) diyen Peygamber Efendimiz de bu ana ilkeyi şu sözleriyle vurgulamıştır: “Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiştir. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiştir...” (Müslim, İmâre, 33)

İnanç esasları ve ibadetler başta olmak üzere günlük hayatın her alanında Sünnet bize rehberlik eder. Bir Müslüman olarak neyi, nasıl, hangi çerçevede gerçekleştireceğimiz konusunda Sünnet bize ışık tutar. İlahi hükümlerin vücut bulmuş şekli olan Sünnet olmadan Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamak ve yaşamak mümkün değildir. Dolayısıyla Sünnet’i dışlayan bir İslam anlayışı kesinlikle gerçekçi değildir ve asla kabul edilemez. İslam’da esas olan Kur’an ve Sünnet birlikteliğidir. “Sözün en güzeli Allah’ın (c.c.) Kitabı, rehberliğin en güzeli ise Muhammed’in rehberliğidir.” (İbn Hanbel, III, 320) diyen Peygamber Efendimiz hayata veda ederken rehberliğinin Sünnet ile devam edeceğini belirtmiş ve müminlere şu vasiyette bulunmuştur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin Sünneti.” (Muvatta’, Kader, 1)

İslami yaşam tarzını temsil eden Sünnet, farklı kültür ve coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar arasında ortak bir yaşam biçimi oluşmasında da önemli rol oynamıştır. Dünyanın farklı yerlerinde dilleri, ulusları, âdet ve gelenekleri birbirinden farklı olan tüm Müslümanları tek bir ümmet olma paydasında birleştiren Sünnet’tir. Kur’an ile birlikte inananların düşünce dünyasında yeni ufuklar açan Sünnet, aynı zamanda üretim ve gelişim için eşsiz bir ilham kaynağıdır. Nitekim Kur’an ve Sünnet sayesinde Müslümanlar, İslam kültür ve medeniyetinde yüzyıllarca bilimden sanata, edebiyattan mimariye kadar her alanda eşsiz ürünler ortaya koymuşlardır.

Hz. Muhammed’in Hayatı

 

Hz. İbrahim’in (a.s.) soyundan gelen Hz. Muhammed (s.a.s.), 20 Nisan 571’de Mekke’de dünyaya geldi. Babası Abdullah henüz o doğmadan Medine’de vefat etmişti. “Övülen, övgüye layık olan” anlamındaki “Muhammed” ismini ona dedesi Abdülmuttalib verdi. Bir müddet annesi Âmine ile kaldıktan sonra dönemin âdetlerine göre sütanneye verildi ve dört yaşına kadar sütannesi Halime ile birlikte yaşadı. Altı yaşında annesinin vefat etmesi üzerine dedesinin, sekiz yaşında da onun vefatıyla amcası Ebû Talib’in yanında yaşadı. Hem dedesi hem de amcasıyla yengesi, yetim büyüyen Hz. Muhammed’in sevgi dolu bir yuvada yetişmesi için ellerinden geleni yaptılar.

Çocukluğundan itibaren bolluk ve berekete vesile olması gibi özellikleriyle etrafındakilerin dikkatini çeken Hz. Muhammed (s.a.s.), büyüdükçe üstün ahlaki vasıflarıyla ön plana çıkar oldu. İnsanlarla iyi geçinir, akrabalarını gözetir, muhtaç durumda olanlara yardım elini uzatmaktan çekinmezdi. İyi niyetli, merhametli ve iffetliydi. En belirgin özelliğiyse doğru, dürüst ve güvenilir olmasıydı. Genciyle yaşlısıyla, zenginiyle fakiriyle, hürüyle kölesiyle bütün toplum onu bu şekilde tanıyor ve “Muhammedü’l-Emîn” yani “Güvenilir Muhammed” diye anıyordu. Zulüm ve haksızlığın yaygın olduğu, hak ve hukuk kavramlarının hiçe sayıldığı, soylu ve zengin olanın her türlü tutum ve davranışı yapma yetkisine sahip olduğu ve sorgulanamadığı bir toplumda güzel ahlakın timsali olarak yaşaması onun farkını ortaya koyuyordu. Bu dönemde gün geçtikçe artan güvensizliğin ve hak ihlallerinin önüne geçmek amacıyla insaf sahibi kişiler tarafından kurulan “Hilfu’l-Fudûl/Erdemliler İttifakı”na o da katılmıştı. Bu birlik, kim olursa olsun toplumun hiçbir ferdinin haksızlığa uğramaması ve zulme uğrayana muhakkak yardım edilmesini öngörüyordu.

Gençliğinde ticaretle uğraşan Hz. Muhammed (s.a.s.), bu alanda da güvenilir, saygın ve başarılı bir şahsiyetti. Onun bu özellikleri birlikte ticaret yaptıkları Hz. Hatice’nin dikkatini çekmişti. Oldukça varlıklı ve nüfuz sahibi olan bu hanımefendinin teklifiyle Hz. Muhammed (s.a.s.), yirmi beş yaşındayken ilk yuvasını kurmuş oldu. Hz. Muhammed’in, hayatı boyunca kendisine en güzel yoldaş olan Hz. Hatice’den ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı çocuğu oldu.

Tertemiz bir yaşantısı olan, haksızlığa tahammül edemeyen, güzel ahlak sahibi biri olarak sosyal hayattaki adaletsizlikler, bozuk ahlaki tutum ve davranışlar Hz. Muhammed’i (s.a.s.) derinden etkiliyordu. Otuz beş yaşlarındayken kendisini huzursuz eden bu yaşantıdan uzaklaşıp Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’na çekilmeye başladı. Kendi toplumunda yaygın olan putperestliği de Arap Yarımadası’nda yaygın olan Hristiyanlık, Yahudilik ve Mecusilik gibi dinleri de benimsememişti. Hz. İbrahim’in dini üzere kalmaya çalışan hanifler gibi o da tek bir ilahın varlığına inanıyordu. Hira’da tefekkür etmek ve ibadetle meşgul olmak onu rahatlatıyordu. 610 yılının Ramazan ayında, yine böyle bir tefekkür vaktinde kendisine ilk vahiy geldi. Böylece Yüce Allah tarafından seçilmiş bir elçi olarak görevlendirilen Hz. Muhammed (s.a.s.) hayatının geriye kalan 23 senesini peygamber olarak geçirdi. 

Peygamberlik sürecinde Mekke’de kendisine inananlarla birlikte, sözlü hakaretlerden fiilî saldırılara kadar pek çok zorluğa katlanan Allah Resûlü, 622 yılında Medine’ye hicret etmek zorunda kaldı. İnançlarını rahatça yaşama imkânı buldukları bu şehirde Müslümanlara rehberlik etmeye devam ederek örnek bir İslam toplumu oluşturdu. Hayatını, insanların hak ve hakikatin ışığında güzel bir yol yürümelerini sağlayacak son ilahi din olan İslam’ı anlatmaya ve öğretmeye adayan Hz. Peygamber 632 yılında Medine’de vefat etti.

63 yıllık hayatını ana hatlarıyla sunduğumuz Hz. Peygamber (s.a.s.), bu süreçte çok çeşitli roller üstlendi ve insanlara yaşamın her alanında örnek oldu. Hem sözleri ve tavsiyelerine hem de yaşantısından somut kesitlerle hayatının farklı yönlerine yakından bakmak onu daha iyi tanımamızı sağlayacak ve kendisini örnek almamızı kolaylaştıracaktır. Ancak toplumsal hayattaki farklı yönlerine geçmeden önce fiziksel özellikleri, kişiliği ve yaşam tarzıyla Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nasıl bir insan olduğunu görmek yerinde olacaktır.

Fiziksel Özellikleri

 

Peygamber Efendimiz uzun boylu, beyaz tenli, dışarıdan bakanların dikkatini çekecek şekilde güzel görünümlü bir insandı. Ne şişman ne de zayıf, sıkı etliydi. Aydınlık ve güler yüzlüydü. Saçları simsiyah, alnı açık, kaşları hilal gibiydi. Gür ve birbirine yakın olan kaşlarının arasında bir damar vardı ki normalde pek görünmez ama öfkelendiğinde kabarıp ortaya çıkardı. Kirpikleri uzun, gözlerinin siyahı ve beyazı oldukça belirgindi. Burnu kemerli ve inceydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Ağzı geniş, ön dişlerinin arası seyrekti. Yüzünden tebessümü eksik olmayan Peygamber Efendimiz, güldüğünde bembeyaz dişleri dolu tanesi gibi gözükürdü. Boynu gümüş gibi berrak, avuçları ve ayakları iriceydi. Yürürken, sağlam adımlarla hafif önüne eğilerek yürür, adımlarını uzun ve seri atardı. Vücudunun tüm bölümleri birbiriyle ahenkliydi. Güzel görünüşü, ölçülü hâl ve hareketi, tok sesli konuşması, ağırbaşlı ve heybetli duruşuyla herkeste saygı ve hayranlık uyandırmaktaydı. 

 

Kişiliği

 

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) en dikkat çeken özelliği güzel ahlakla bezenmiş sağlam karakterli bir insan olmasıydı. Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de “Sen, elbette üstün bir ahlaka sahipsin.” (Kalem, 68/4) sözleriyle vurguladığı bu hakikat, aynı zamanda onun son peygamber olmasının da bir alametiydi. Nitekim Rabbimizin kendisiyle vahiy sürecini tamamladığı Sevgili Peygamberimiz bunu şöyle dile getirmişti: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İbn Hanbel, II, 381)

Peygamber olmadan önce dahi güzel ahlakıyla toplum içinde herkesin saygısını kazanan Allah Resûlü’nün en belirgin vasfı doğru, dürüst, adil ve güvenilir olmasıydı. Bu yüzden “el-Emîn” diye isimlendirilmişti. İlk vahyin gelişiyle heyecanlanıp başına kötü bir şey gelmesinden korktuğunu belirttiğinde sevgili eşi Hz. Hatice ona şöyle demişti: “Endişelenme, Allah seni kesinlikle utandırmaz. Çünkü sen, akrabalık bağlarını sıkı tutar, doğru söz söyler, bakıma muhtaç olan kimselere yardım eder, elinde avucunda olmayana verir, misafiri ağırlar ve haksızlığa uğrayanlara destek olursun.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1) Eşinin dilinden dökülen bu sözler onun bireysel kanaatini değil içinde yaşadığı toplumun Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkındaki genel kanısını yansıtıyordu. Bu yüzden Allah (c.c.) tarafından gönderilen bir elçi olduğunu bildirdiğinde insanlar, daha önce yalan söylediğini hiç görmedikleri için Peygamber Efendimize güvenmiş ve getirdiği vahyi içtenlikle kabul etmişlerdi. Reddedenlerin itirazlarıysa kendi dinî ve dünyevi düzenlerini altüst eden tevhide ve adalete dayalı yeni inanç sistemiydi. İnsanları maddi güç ve soy üstünlüğüne göre değerlendiren bu kişiler, bir peygamberin diğer insanlardan farklı olağanüstü sıfatları olması gerektiğini veya en azından dönemin önde gelen şehirlerinden Mekke ya da Taif’in seçkin, varlıklı simalarından olması gerektiğini düşünüyorlardı. (Zuhruf, 43/31) Hz. Peygamber’e bu anlayışla karşı çıkmışlardı ancak hiçbiri onun kötü niyetli, yalancı, ahlaksız biri olduğunu iddia edememişti. 

Gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine, hizmetlisinden yöneticisine kadar toplumun her kesimi Allah Resûlü’nün samimiyetine inanır, ona saygı duyar ve güvenirdi. Kendisine düşman olanlar da buna dâhildi. Ticaret için Şam’a giden Ebû Süfyan ile kendisinden Hz. Muhammed’e (s.a.s.) dair bilgi isteyen Rum Kayseri Hirakl arasında geçen konuşmalar bunun somut bir örneğidir. O dönemde İslam karşıtları arasında yer alan Ebû Süfyan, Hirakl’a Hz. Muhammed’in yalan söylemeyen ve verdiği sözü tutan biri olduğunu söylemiştir. Hirakl, aldığı bilgiler neticesinde “namaz kılmayı, doğru dürüst ve iffetli olmayı, ahde vefa göstermeyi ve emaneti sahibine vermeyi emreden” bu kişinin peygamber vasıfları taşıdığına hükmetmişti. (Buhârî, Şehâdât, 28)

Peygamber Efendimizin sahip olduğu ahlaki erdemler bunlarla da sınırlı değildi. Cömertlik, alçak gönüllülük, merhametli olma ve fedakârlık gibi daha pek çok özelliği karakterinde toplamıştı. Onun nasıl bir tabiatının olduğunu soranlara Sevgili eşi Hz. Aişe’nin verdiği cevap tüm bu güzellikleri özetler niteliktedir: “Sen Kur’an okumuyor musun? Resûlullah’ın (s.a.s.) ahlakı Kur’an idi.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 26)

Yaşam Tarzı

 

Gereksiz konuşmaları sevmeyen Resûlullah özlü konuşurdu. Vermek istediği mesajı net bir şekilde ifade eder, anlatımlarında jest ve mimikleri, beden dilini iyi kullanırdı. Şaka yaparken dahi yalan söylemez, kimseyi incitmezdi. Sağ elle ve oturarak yer ve içer, hoşlanmadığı yemeği yemez ancak hiçbir yemeğe kusur bulmazdı. Yiyeceklerin israf edilmemesi konusunda hassasiyet gösterirdi. Yemeğe başlarken besmeleyle başlamayı, bitirdiğindeyse Yüce Allah’a şükretmeyi ihmal etmezdi. Hem ağız ve diş temizliğine hem de genel olarak temizliğe çok dikkat eder, sağlığını korumaya gayret ederdi. Kıyafetleri sade, temiz ve düzenliydi Allah Resûlü’nün. Müslüman’ın zarif, güzel görünümlü olmasını, giyimine özen göstermesini ister, fakat kibir ve gösterişe kaçan giyim tarzını yasaklardı. Güzel koku sürünmeyi sever, başkalarına da tavsiye ederdi. Başkalarını rahatsız edecek kokulardan sakındırır, özellikle kalabalığa girecek kişilerin buna dikkat etmesini isterdi. 

Hz. Peygamber (s.a.s.) bizlere araç olarak sunulan nimetleri, yaşama amacı hâline getirenleri uyarır, dünya malına aşırı değer vermeyi uygun bulmazdı. Kendisi tam da bu doğrultuda oldukça mütevazı bir yaşam sürmüştü. Dar zamanlarında olduğu gibi refaha erdiğinde de ihtiyacı kadar eşya edinmiş, büyük bir mal varlığına sahip olmamıştı. Böyle bir talebi de yoktu zaten. O dualarında Allah Teâlâ’dan, rızkını yetecek kadar vermesini dilerdi. Müminlerin ahiretlerini güzelleştirecek olan şeylere odaklanmalarını isterdi. Bununla birlikte dünya nimetlerini terk ederek ruhban hayatı sürmeyi de yasaklar, helal çerçevede bunlardan yararlanmayı uygun görürdü. Dünya ve ahiret dengesini kurmaya teşvik eder, kendi yaşamında da bu dengeyi gözetirdi.

Allah Resûlü, hayattaki her şeyin sahibinin Yüce Allah olduğu bilinciyle yaşardı. Her insana O’nun bir kulu olarak değer verdiği gibi, diğer canlıların ve cansız varlıkların da sahibinin Allah Teâlâ olduğunu düşünerek hareket ederdi. Bu bakımdan hayvanlara merhamet eder, onlara eziyet edenleri uyarırdı. İnsanın kıyametin kopuyor olduğunu görse dahi elindeki fidanı dikmesini öğütler, su kaynaklarının temiz tutulmasını isterdi. İnsana Rabbinin bir emaneti olan çevrenin temiz tutulmasına ve korunmasına yönelik tavsiyelerde bulunurdu.