Sumud Kafilesi ve Vicdanın Sessiz Dalgaları
Sabah kahvaltısında televizyon açık. Ekranda bir haber alt yazısı geçiyor: “Küresel Sumud Filosu, Tunus’tan Gazze’ye hareket etti.” Çay bardağını tutan eliniz bir an duraksıyor, kaşıktaki şekerin çıkardığı ses azalıyor. Çocuklar ekmeğin ucuna reçel sürüyor, bir yandan da gündelik telaşın akışı sürüyor. Ama o anda, ekranın altındaki cümle, sofranın bütün tadını bozuyor. Çünkü haber, sadece uzaklarda olup biteni anlatmıyor; sizin evinizdeki huzurun da pamuk ipliğiyle bağlı olduğunu hissettiriyor.
“Sumud” kelimesi kulağa şiir gibi geliyor. Arapça kökenli; sarsılmazlık, direnç, sabit durma anlamında. Bu topraklarda yaşayan herkesin tarih boyunca az çok bildiği bir şey aslında. Anadolu köylerinde kuraklığa rağmen tarlasını terk etmeyen çiftçi de, Balkan göçmeninin kaybettiği yurdu hafızasında diri tutması da, Karadeniz yaylalarında sisin içinde yolunu kaybetmeyen çoban da aynı direncin başka bir yüzü. Bizim kültürümüzde buna “sebat” derlerdi, tasavvufun dilinde “tevekkül” diye karşılık bulurdu, halk ozanlarının dilinde “dayanmak, katlanmak, yılmamak” olurdu.
Şimdi Akdeniz’de yol alan bu kafile, bütün bu mirası küresel bir sese dönüştürüyor. İspanya’dan, İtalya’dan, Norveç’ten, Tunus’tan, dünyanın dört bir yanından gemiler birleşiyor. İçlerinde doktorlar, hukukçular, denizciler, aktivistler… Kimisi hayatında ilk kez bu kadar büyük bir risk alıyor, kimisi yıllardır aynı davanın yolcusu. Ama hepsinin ortak yanı, “bir halkın çığlığını duymazdan gelmeyelim” iradesi.
Bizler gündelik hayatta çoğu kez büyük sözler söyleriz. “Zulme sessiz kalmayacağız”, “İnsanlık onuru her şeyden önce gelir” deriz. Ama iş eyleme geldiğinde, çoğunlukla sosyal medyada bir paylaşım yapmakla yetiniriz. İşte Sumud Kafilesi, bu konforu bozuyor. Çünkü onlar gerçekten denize açılıyorlar. Fırtınayla, abluka tehdidiyle, dron saldırısıyla yüzleşmeyi göze alıyorlar. Ve böyle olunca, bizdeki bütün büyük sözlerin içi dolup boşalıyor.
Bu yolculuğun bana çağrıştırdığı bir başka sahne, Anadolu’daki mevlit evleridir. Bir köyde biri vefat ettiğinde, kadınlar yemek yapar, erkekler taziyeye gelir, çocuklar ortalıkta sessizce dolanır. Orada paylaşılan şey, aslında somut olarak birkaç tabak yemekten ibaret değildir. Paylaşılan, “yalnız değilsin” duygusudur. Sumud Kafilesi’nin taşıdığı yardım belki Gazze’nin bütün ihtiyaçlarını karşılamayacak. Ama asıl mesele, o “yalnız değilsiniz” mesajıdır. Bu mesajın değeri, bazen tonlarca gıdadan daha büyüktür.
Kafileyi bekleyen zorlukları düşündükçe, aklıma eski destanlardan hikâyeler geliyor. Denizleri aşmaya niyetlenen kahramanlar, çoğu kez yolda fırtınalarla karşılaşırdı. Ama onların hikâyelerindeki asıl vurgu, karşıya geçip geçmediklerinden ziyadr, o yola çıkma cesaretinde gizliydi. Bu yüzden Sumud Kafilesi’nin başarısı, Gazze’ye ulaşsalar da ulaşamasalar da şimdiden gerçekleşmiş sayılır. Çünkü cesaretin ve vicdanın hatırlatılması bile başlı başına bir kazanımdır.
Yine de şunu sormadan edemiyorum: Biz burada, kahvaltı masasında ya da akşam televizyon karşısında bu haberleri izlerken, kendi sumud’umuz nerede? Biz hangi baskılara, hangi ablukalara direniyoruz? Belki iş yerinde adaletsizliğe karşı susmamız, belki komşumuzun derdini görmezden gelmemiz, belki de toplumsal meselelerde kayıtsız kalmamız… Gazze’deki abluka, bizim kendi içimizdeki ablukaların sembolüne dönüşüyor. Sumud Kafilesi bu yüzden bizler için de yola çıkıyor aslında.
Halk arasında sık duyduğumuz bir söz vardır: “Dik dur, eğilme.” Bu, hayatın bütün alanına sirayet eden bir öğüttür. Anne çocuğuna söyler, usta çırağına söyler, öğretmen öğrencisine söyler. Çünkü dik durmak, sadece omurgayla olmaz; ruhla, vicdanla, sebatla ilgilidir. Sumud Kafilesi, işte bu öğüdün somut bir karşılığıdır. Denizde ilerleyen tekneler, bütün dünyaya “dik dur” diyor.
Elbette eleştiriler de var. “Ne değişecek, birkaç gemiyle koca abluka mı kalkacak?” diyenler çıkıyor. Haklılar, belki abluka kalkmayacak. Ama mesele zaten sonuçtan önce tutumla ilgilidir. Nasıl ki bir cenazede bütün köyün toplanması ölüyü geri getirmiyorsa ama yasın paylaşılmasına vesile oluyorsa, bu kafile de dünyaya vicdanın paylaşılabilir olduğunu hatırlatıyor. Ve bazen bu hatırlatma, bütün politik sonuçlardan daha kıymetli olabiliyor.
Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir başka şikâyet var: “İnsanlık ölüyor.” Oysa insanlık ölmez, insanlık uyur. Sumud Kafilesi’nin yolculuğu, işte bu uykuyu bölüyor. Hepimize, gündelik telaşlarımız arasında unuttuğumuz o basit hakikati hatırlatıyor: Bir halkın acısı, bütün insanlığın meselesidir.
Belki de en önemlisi şu: Sumud, bize sabırla direnmeyi öğretiyor. Sabır çoğu kez yanlış anlaşılır; katlanmak, sessizce kabullenmek sanılır. Oysa sabır, aktif bir duruştur. Bir köylünün taşlı tarlada inadına tohum ekmesi, bir işçinin emeğinin hakkını almak için yılmadan çalışması, bir annenin çocuğunun geleceği için fedakârlık yapması sabrın ta kendisidir. Sumud Kafilesi’nin denizdeki yolculuğu da böyle bir sabrın ifadesidir.
Şimdi soruyorum: Biz kendi sabrımızı nereye yöneltiyoruz? Kendi direncimizi hangi meselelerde gösteriyoruz? Kendi “sumud”umuzun hikâyesini yazabiliyor muyuz?
***Sumud Kafilesi denizde ilerliyor. Belki ulaşacak, belki engellenecek. Ama her iki durumda da bize bir şey öğretiyor: Vicdanın coğrafyası yoktur, mesafesi yoktur, dili yoktur. Vicdan, kendisine sahip çıkanların yüzünde parlar. Bu yüzden bugün Akdeniz’de dalgalarla boğuşan tekneler, aslında hepimizin vicdanında yol alıyor.
Ve belki de en kıymetlisi şu: Onlar bize, Gazze’de olduğu gibi kendi hayatımızda da direncin gerekli olduğunu hatırlatıyor. Eğer bunu duyabiliyorsak, işte o zaman gerçekten insan kalmışız demektir.

