Kutsal Örtüden Pazar Meydanına
Toprağa düşen tohumun çatlayıp filiz vermesi gibi, insan da yeryüzüne ilk adımını attığında çıplak, korunaksız ve şaşkındır. Kuş gibi kanatlarında hazır göç haritasıyla doğmaz. Karınca gibi yuvasının mimarisini ezbere bilmez. Hayvanın kaderi doğduğu gün mühürlenmiştir. Sınırları çizilidir, ne yapacağı bellidir. İnsanın içi dağınıktır, kararsızdır. Alnının teriyle toprağı sürdüğü andan beri, bedenini barındıracak kerpiçten bir duvar, zihnini ve ruhunu örtecek görünmez bir çatı arar. Kendi ellerimizle dokuduğumuz aletler, lügatimize kattığımız kelimeler ve birbirimize verdiğimiz sözler, çıplak tabiatın ortasında diktiğimiz ilk çadırdır. Adına kültür dediğimiz koca bohça, insanın kendi eliyle kurduğu fakat sonra içinde büyüyüp nefes aldığı yegâne sığınağıdır.
İnsan, tek başına kaldığında kurur, solup gider. Yan yana geliriz, birimizin fısıltısı diğerinin kulağında sese, sonra da binlerin dilinde müşterek bir kelama döner. Dil dediğimiz sırlı nehir, taşları oyup yatağını buldukça koca kurumlara, kanunlara ve usullere evrilir. Sabah erkenden tarlasını sürmeye giden çiftçinin sabanında, dükkânının kepengini besmeleyle açan esnafın elinde ete kemiğe bürünür bu hayat. İnsan önce dünyaya taşar, içindeki dağınıklığı sokağa, şehre, nizama döker. Sonra bu nizam, taştan bir bina gibi dışarıda dimdik durmaya başlar. Tuhaf olan şudur ki, dün kendi zihnimizden çıkardığımız kaideler, ertesi gün döner ve bizi hizaya sokar. Baba evladına şefkatle bakarken, hâkim kürsüsünde adalet tartarken, toplumun kendilerine biçtiği ağır elbiseyi giyerler. Zamanla o elbise tenimiz olur. Dışarıdan gelen ses, içimizde vicdan dediğimiz yankıya dönüşür. İnsan, kendi kurduğu nizamın hem kulu hem de mimarıdır.
İnsanın kurduğu nizam pek kırılgandır. Rüzgâr esse savrulacak, bir sel gelse yıkılacak gibidir. İnsan unutkandır. Zaaflarla maluldür. Çabuk yorulur, hemen isyana meyleder. Kurduğumuz narin dünyayı ayakta tutabilmek için onu çürümeyen, paslanmayan bir temel direğe bağlamak icap eder. Din, insanın titrek çatısını göklerin ebedi kubbesiyle perçinler. Kuralların harcına ilahi bir koku katıldığında, devlet kuru bir akit olmaktan çıkar. Kainatın kalbindeki kutsal ahengin birer cüzü haline gelir. Çocuk, gecenin karanlığında annesinin göğsüne başını koyup derin bir nefes aldığında, o sıcak kucak ona alemin sahipsiz olmadığını fısıldar. Bir taziye evinde yakılan ağıt, göklere doğru savrulan bir adalet çığlığı ya da bir oyunun ortasında neşeyle parlayan çocuğun gözleri, hep aynı aşkın menzile işaret eder. İbadet eden insan, tartışmayı bir yana bırakıp diz çöktüğünde, unutuşun girdabından sıyrılır. Kendini zamanın ötesindeki büyük nizama bağlar.
Kapıda bekleyen öyle amansız bir misafir vardır ki, insanın dünyevi hesaplarını bir anda altüst eder: Ölüm. Soğuk bir kış ikindisinde, köyün mezarlığına taze kazılmış kara toprağın başında duran bir köylüyü düşünün. Kürek sesleri arasında insan, kendi aklıyla bu dipsiz boşluğa nasıl dayanabilir? Evladını yitirmiş bir anaya hangi felsefe teselli verebilir? Kutsal örtü tam burada devreye girer. Acıyı bir kör talih, ölümü mutlak bir yok oluş olmaktan çıkarır. Onu kaderin, hikmetin ve ilahi adaletin büyük tezgâhında dokunan bir nakışa çevirir. İnsan, kendi çilesini alemin sahibinin adaletine emanet ettiğinde, bağrına taş basıp sabredecek gücü bulur. Bazen sabır, mazlumun ahını öte dünyaya erteleyip zalimin zulmünü bu dünyada meşrulaştırsa da, insanın dipsiz kaos ve anlamsızlık korkusunu dindiren en sağlam kalkandır. İnsan, kurduğu dünyayı ilahi bir sır perdesiyle örttükçe, kendi yaptığı kuralların karşısında küçülür, hatta kendi eserine yabancılaşmayı bile göze alır. yeter ki karanlığa, sahipsizlik korkusuna teslim olmasın.
Zamanın çarkı durmaksızın döner ve insanın sığındığı kutsal gölgelik, son asırlarda kökünden sarsılır. Fabrika bacalarından göğe yükselen isli dumanlar, çarkların ve dişlilerin mekanik uğultusu, bankaların soğuk hesap cetvelleri, hayatın kadim büyüsünü yavaş yavaş çekip aldı. Gökyüzü ölçülüp biçilen soğuk bir boşluk haline geldi. Önceleri camilerin tayin ettiği hayat ritmi, yerini saatlerin ve paranın buyurgan sesine bıraktı. Şehirlerin kalabalık caddelerinde, vardiya düdüklerinin peşinden koşan modern insan, gökle olan irtibatını kaybettiğinde, kutsal çatı da çatlamaya başladı. Din, hayatın merkezinden, sokaktan ve meclisten çekilip, mahrem evlerin sükûtuna, gönüllerin gizli köşelerine doğru geri çekilmek zorunda kaldı.
Sarsılmaz hakikatin yerini, sokaklarında binbir çeşit sesin yankılandığı bir Pazar yeri aldı. Eskiden herkesin içine doğduğu ve asla sorgulamadığı ulu inançlar, şimdi serbest piyasanın tezgâhlarında müşterisini bekleyen birer metaya dönüştü. İbadethaneler, cemaatini kaybetmemek için şirketler gibi bütçeler yöneten, halkla ilişkiler yürüten, vitrinini tazeleyen kurumlara evrildi. İnanmak insanın kişisel zevkine, psikolojik rahatlığına göre raftan seçip aldığı geçici bir tercihe, bir tür iç huzuru terapisine indirgendi. Dinin doğaüstü ve mucizevi yanı budanıp seküler aklın terazisine uydurulmaya çalışıldıkça, kendi öz inandırıcılığı da içeriden aşındı. Kimi kurumlar bu rüzgârın önünde savrulup zamana uymak adına özünü tüketirken, kimileri de yüksek duvarlar ardına çekilerek içine kapandı ve cemiyetin içinde yapayalnız birer adacık haline geldi.
İnsanoğlu, ruhunun derinliklerindeki aşkın sızıyı büsbütün söküp atabilmiş değildir. Modern çarşıların ışıltısı, gök kubbenin altındaki sahipsizlik korkumuzu örtmeye yetmiyor. Ne din modernliğin meydan okumalarıyla tamamen silinip gitti, ne de modern hayat inancın derin köklerini kurutabildi. İnsan, bir ayağıyla fabrikanın çarkına basarken, öteki ayağıyla hâlâ ölümün, ayrılığın ve aşkın anlamına dair soruların eşiğinde duruyor. Belki de insanın hikâyesi tam olarak bu gerilimde, bu bitmeyen arayışta gizlidir: Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz fani sokaklarda yürürken, başımızı kaldırıp göğe baktığımızda bizi kuşatacak ebedi merhamet örtüsünü aramaktan asla vazgeçemiyoruz.


