Kapımın ziline dokunan yahut birdenbire sokağın ortasında yolumu kesen adımlarda çoktandır tanıdık bir tedirginliği taşır oldum. İçeriye buyur ettiğim, yüzüne tebessümle baktığım insanların beni bir dost, bir yol arkadaşı yahut derdine ortak olunacak bir can bilip bilmediklerini ayırt etmekte zorlanıyorum. İtiraf edeyim ki bu benim en kırılgan tarafım. Karşımdaki kişinin gözlerinde beliren yapay ışıltının, dudaklarından dökülen aceleci ve lüzumundan fazla iltifatların arkasında neyin saklandığını daha ilk dakikada seziyorum. Bir işi düşmüştür. Bürokraside tıkanmış bir evrakı vardır, bir yerlere ulaştırılması gereken bir ricası, sadece benim sıfatımın yahut çevremin çözebileceği bir düğümü mevcuttur. Aylarca, yıllarca benim bu dünyada nefes alıp verdiğimi merak etmeyen, bir akşam çayının sessizliğinde "Yahu nasılsın, hâlin nicedir?" diye sormayan aşina yüzler, kendi menfaatlerinin çatısı su sızdırmaya başlayınca beni hatırlarlar. İşte tam o anda içimde ağır, kederli ve biraz da kendimden utandığım bir sızı uyanır. İnsan oluşumu değil de, sadece bir kapı kolu, iş bitiren bir el, çekmeceden çıkarılıp işi bitince geri atılan bir anahtar gibi görüldüğümü hissederim.
Bu sızı beni alır, geçenlerde Mustafa Baki Efe Hoca’nın dervişane meclisinde dinlediğim meselelerin tam ortasına bırakır. Hoca, Bursa’nın eski taşlarını, Ulucami’nin karşısında bugün büyük postahanenin soğuk duvarları altında kaybolup giden Niyâzî-i Mısrî Asitanesi’ni anlatıyordu. Kemikleri hürmetle Muradiye’ye taşınan ama koca sandukası molozların arasında bir meçhule karışan Şeyh Muhammed Safî Efendi’yi... Safî Efendi gibi zatlar, insanların ilk bakışta "bu ne cüret" dediği şathiyyeleri şerh ederken, sözün içindeki tevhide bakarlardı. Birbirlerine manzum sualler sorarken bile İsmail Hakkı Bursevî ile Safî Efendi’nin nezaketi, birbirini incitmeyen yüksek ahlakı ne kadar uzağımızda kaldı şimdi. Bize büyüklerimiz "nazar ber-kadem" yürümeyi, yani gözümüzü kendi ayağımızın ucuna dikip kendi çamurumuzla meşgul olmayı tembih ederlerdi. Sadece menfaati icabı bana sokulan insanları gördükçe, gözümü onların kusurlarına dikmekten kendimi alamıyorum. "Yahu bu adam beni niye sadece sıkışınca hatırlar?" diye içten içe köpürüyorum.
Yunus Emre geliyor aklıma; Mustafa Baki Hoca’nın o gün tane tane okuduğu vuslat şiirindeki ilk mısra gelip boğazıma düğümleniyor: "Evvel nişanı oldurur yermeye cümle milleti." Yunus açıkça söylüyor; hakikate giden yolun birinci şartı insanları kınamamak, yermemektir. Peki ben ne yapıyorum? Kapıma ihtiyacı için gelen, beni yalnızca bir basamak gibi kullanan adamı içimden kıyasıya yeriyorum, ona gizli bir kibirle tepeden bakıyorum. "Ben bu kadar ucuz bir insan mıyım?" diye öfkelendiğim an, aslında kendi nefsimi semirttiğimi dehşetle fark ediyorum. Yunus’un "İkinci nişanı oldurur hiç nefsini semirtmeye" dediği yer burası işte. Ben adama kızarken dostluğun hakkını mı savunuyorum, yoksa kendi gururumun, kendi benliğimin zedelenmesine mi tahammül edemiyorum? Kendi kendimle baş başa kaldığımda bu soru beni fena halde hırpalıyor. Karşımdakinin menfaatçiliği ne kadar çirkinse, benim vefasızlığa karşı içimde büyüttüğüm bu üstenci kırgınlık da bir o kadar sakil duruyor.
Mustafa Baki Hoca mecliste merhum Ali Amca’yı anlatmıştı. Gemlik’teki küçücük dükkânına girip ağzına geleni söyleyen, kendisine hakaretler yağdıran adama karşı Ali Amca’nın boynunu büküp, "Ben senin o saydıklarından kırk kat daha fazlasıyım azizim, eksik bile söyledin" deyişini... Bunu yapabilmek nasıl bir terbiyedir? Ali Amca orada sadece susmadı, kendi varlığını, benliğini sıfırladı. Bize sadece lazımlık bir eşya gibi bakan insanlara karşı kırılmak, içerlemek, yüzümüzü asmak çok kolay. Asıl mesele, Ali Amca gibi yapabilmekte, yani incitmemekle yetinmeyip, kimseden incinmeyecek bir kalbe erişebilmekte. Ben henüz o eşikten çok uzağım. Birisi beni yalnızca bir işi görülsün diye aradığında içimin burkulması, hâlâ dervişane genişliğe eremediğimi, hâlâ kendimi bir "şey" zannettiğimi gösteriyor.
Modern hayat bizi fena halde zehirledi. Her ilişkiyi bir pazar tezgâhına, bir al-ver kurnazlığına, pek sevilen tabirle "kazan-kazan" oyununa dönüştürdü. Yunus, yedi nişanın dördünü sayıp geriye kalan üçünü boşuna gizlememişti; "Onu dahi deyiverem gelip halvet soranlara" diyordu. Dışarıdaki pazardan, bu sahte ilgi ve alakalardan elini eteğini çekip kendi içine dönmedikçe insan hakiki halvete eremiyor. Rahmetli Cahit Çollak’ın dediği gibi, "Mesele menzile varmak değil, yolda olmaktır." Ben de bu menfaatler dünyasında bir menzile varabilmiş değilim elbet lakin düşe kalka da olsa yoldayım. Artık kapımı çalan, elimdeki imkânın kokusunu alıp yanıma sokulan insanlara öfkelenmekten vazgeçmeye çalışıyorum. Onlar bana bu dünyanın ne kadar ham, ne kadar eğreti bir pazar olduğunu hatırlatan birer ayna sadece. Bırakalım beni yalnız dar vakitlerin bir köprüsü bilsinler. Bir muhtacın işini görürken onun vefasızlığına eyvallah diyebilmek, belki de benim kendi nefsimi terbiye edebilmem için bana ikram edilmiş sessiz bir imtihandır.


