Dünyanın Kalabalığında Kendini Aramak

Yayınlanma : 19 Eylül 2026 16:37

Dünyanın Kalabalığında Kendini Aramak

Kaldırımda yürürken bir an gözüm karşıdan gelen adamın yüzüne takılıyor. İki yabancı, birbirini hiç tanımayan iki can, aralarındaki birkaç metrelik mesafede bir anlığına birbirlerinin göz bebeklerine dokunup hemen ardından bakışlarını yere ya da göğün boşluğuna kaçırıyor. O saniyede yaşanan hafif tereddüt, bana hep şunu düşündürür: İnsan, içine doğduğu koskoca düzenin neresinde duruyor? Çoğu zaman kendi kabuğumuza çekilir omzumuzdaki derdin yalnız bize ait olduğunu, mutfağımızdaki geçim telaşının, akşamleyin başımızı yastığa koyduğumuzda göğsümüzü sıkan ağır kaygının sadece kendi yetersizliğimizden kaynaklandığını sanırız. 

Her sabah erkenden otobüse, dolmuşa yetişmek için döktüğümüz soğuk alın teri de, karşımızdaki gencin diplomalı bir işsiz olarak ceketinin yakasını kaldırıp yağmurda boynunu büküşü de çarşıların, fabrikaların, asırların birikip kurduğu devasa bir çarkın gıcırtısıdır. Bizi biz yapan şey sadece etimiz, kemiğimiz yahut soyumuz değildir. İçine doğduğumuz sofranın ekmeği, büyüklerimizden devraldığımız sessiz kurallar ve bizi her gün görünmez bir saat gibi işleten alışkanlıklarımızdır.

Zaman akıp gidiyor fakat dünya telaşı hafiflemiyor, aksine biçim değiştiriyor. Eskiden çarşılarda tezgâhların ardında tanıdık yüzler, sıcak bir selam ve uzun sohbetler vardı. Şimdi camdan ve ışıktan yapılmış dev tapınaklara sığınıyoruz. Plastik tepsilerde önümüze sürülen, tadı her köşe başında tıpatıp aynı olan hızlı yemekleri çiğnerken hayatımızı tekdüze bir tezgâha yatırıyoruz. İnsanın insana sabrı kalmamış gibi, ekranların donuk maviliğinde, klavye tıkırtıları arasında yeni bir varlık arıyoruz. Bir odaya kapanıp harflerin ardına gizlenen, kimsenin kimseyi görmediği sanal cemaatlerde teselli bulmaya çalışan ne çok insan var etrafımızda. Sanki kapımızı dünyaya kapatsak güvende olacağız sanıyoruz. Devasa şirketlerin, görünmeyen ağların ve para hırsının soğuk nefesi aralık bıraktığımız her pencereden içeri sızıyor. Tabiatın bağrından kopup göğe uzanan beton kulelerin arasına sıkıştıkça, en basit bir fırtınada yahut ansızın patlak veren bir arızada şehir denen bu koca devin ne kadar çaresizce sendelediğini kendi gözlerimle görüyorum.

Kendi kendime soruyorum: Bizi birbirimize bağlayan eski, samimi harç nerede ufalandı? Bir zamanlar geniş avlularda kaynayan ortak kazanların, dert ortağı komşulukların yerini bugün ancak kendi seçtiğimiz dostların omzuna yaslanarak doldurmaya çalışıyoruz. Bir kadınla bir erkeğin yan yana duruşundaki asırlık dengesizlikler, aşkın her türlü yaraya merhem olacağı zannıyla kurulan kırılgan yuvalar ve ayrılıkların ortasında iki ev arasında bavulu elinde şaşkınca bekleyen masum çocuklar... Hepsi, modern çağın süslü vitrinlerinin arkasında sızlayan gerçek yaralarımızdır. Hatta şifa aramak için vardığımız kapılarda bile bu yabancılaşmanın kokusu tütüyor. Bedenimizi bir makine gibi tamir etmeye kalkan soğuk hastane odalarında bir türkü sıcaklığı, bir çift merhametli göz bulamayınca, toprağın şifasına, aktarın kokulu otlarına koşmamız bundan değil mi? İnsan organlarıyla, kırılan hevesleriyle ve örselenen haysiyetiyle hastalanır. Bunu unutan bir çağın çaresiz çocuklarıyız biz.

Sonra dağ köylerindeki çiftçileri, nasırlı elleriyle toprağı koklayarak göğün durumunu tahmin eden koca yürekli ihtiyarları hatırlıyorum. Laboratuvarlarında oturup her şeyi kâğıt üstündeki formüllerle çözeceğini sananların, bir felaketin ardından toprağın ve hayvanın dilinden anlamayan kibirli akılları nasıl da iflas etti. Aslında dünya tükenmiyor. İnsanın gözünü doyurmak bilmeyen kibri dünyayı tüketiyor. Sahip olduğumuz nimetlerin yarısını çöpe döküp sonra da yokluktan şikâyet eden bir medeniyetin ortasındayız. Azla yetinmeyi, toprağı incitmemeyi, rızkı kardeşçe bölüşmeyi bildiğimiz gün omuzlarımızdaki bu dipsiz ağırlık kendiliğinden hafifleyecek. Yabancı diyarlardan gelip kapımıza dayanan, sırtında yırtık bir gömlekle ekmeğinin peşine düşen mülteciye dudak bükerek bakmak yerine, onun da bizimle aynı yoksulluğun ve aynı arayışın yolcusu olduğunu idrak edebilsek keşke.

Mesele dönüp dolaşıp aynı yere varıyor: Bizler, hem bu koca cemiyeti her adımımızla yeniden kuran, hem de onun kuralları altında ezilen garip yolcularız. Yolda yürürken kimseye zarar vermeden, haddimizi bilerek başımızı öne eğişimizdeki terbiye cemiyetin çatlamasın diye koruduğumuz görünmez zırhıdır. Tüm mesele, zırhın içinde taşlaşmadan, birbirimizin gözünün içine baktığımızda o saniyelik ürpertinin ardındaki müşterek insanlığı görebilmekte saklıdır. Çözüm insanın, komşusunun derdini kendi derdi bellediği ilk ve en sahici basamakta bekliyor bizi.