Selahaddin’den Gazze’ye Adalet, Merhamet ve Direnişin Ebedi Işığı
Tarih, insanlığın vicdanını hatırlatan dönüm noktalarıyla örülmüş bir büyük sahnedir. bu sahnede bazı figürler, adaletin ve merhametin zamana meydan okuyan simgeleri haline gelmiştir. Selahaddin Eyyubi, bu figürlerin başında gelir. Kudüs’ün fethiyle yalnızca askerî bir başarıya imza atmamış, aynı zamanda zulmün karanlığını adaletin ve merhametin ışığıyla dağıtarak insanlığın hafızasına kazınmıştır. Onun düşmanına bile merhamet gösteren tutumu, bugün Gazze’nin yaşadığı kuşatma altında yankılanan çağrının tarihi bir izdüşümüdür. Çünkü tarihin her döneminde zulmün hükmü geçici olmuş, adaletin sesi ise çağları aşan bir yankıya dönüşmüştür. Bu bağlamda Selahaddin’in mirası günümüzün en yakıcı coğrafi ve insani meselelerinden biri olan Gazze direnişinin de ruhunu besleyen bir kaynaktır.
Selahaddin’in hikâyesi, adaletin kılıçtan üstün olduğuna dair güçlü bir tanıklıktır. Kudüs’ün fethi sırasında tek damla kan dökmeden şehri teslim alması, insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir örnektir. Bu tavır, merhamet ile adaletin birleştiğinde ortaya çıkan gerçek yiğitliğin ne olduğunu gözler önüne sermiştir. Bugün Gazze’de yaşanan dram ise aynı hakikatin yeni bir yüzüdür. kuşatma altındaki bir halkın en güçlü silahı, sabırla yoğrulmuş direnişidir. Gazze’nin çocukları taşla, sözle, dua ile direnmekte. tıpkı Selahaddin’in duasının kılıçtan daha keskin olduğu gibi, onların duası da zalimin teknolojik silahlarının soğukluğunu aşan bir güce dönüşmektedir. Bu paralellik, tarihin döngüsel hakikatini bizlere hatırlatır. Zulüm, en güçlü imparatorlukların bile ömrünü kısaltırken. adalet ve merhamet, mazlumların direnişine ebedî bir kudret kazandırır.
Küresel ölçekte bakıldığında, Selahaddin’in mirası insanlığın ortak vicdanının bir sesi olmuştur. Haçlı kumandanı “Aslan Yürekli Richard” ile olan mücadelesi, sık sık kahramanlık hikâyeleri üzerinden okunur. fakat aslında bu anlatıların özünde Selahaddin’in vakar ve merhameti yatar. Onun düşmanına şifacı göndermesi, yalnızca askeri güçle açıklanamayacak bir büyüklüğün göstergesidir. Bugün Gazze’nin etrafında kurulan abluka ve ihmal edilen insani yardım, bu büyüklüğün eksikliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Bu yüzden Selahaddin’in Kudüs’te açtığı merhamet kapısı, bugün Gazze’nin dar sokaklarında yeniden açılmayı bekleyen bir tarihsel çağrıdır. İnsanlığın vicdanı, bu çağrıya kulak verdiğinde, tarihin adalet terazisi yeniden dengelenmeye başlayacaktır.
Selahaddin’in adalet anlayışı, ordusu ve halkı karşısında kendisini göstermiştir. Onun liderliği, güç kullanma biçiminden daha çok, adaletin ve sabrın nasıl zafer getirdiğini gösteren bir örnek olarak anılmıştır. Bu anlayış, bugünün Gazze’sinde farklı bir formda yaşamaktadır. oradaki direniş, bir adalet mücadelesidir. Gazze’nin her sokağı, adalet için yükselen bir haykırışın mekânı haline gelmiştir. Tıpkı Selahaddin’in ordusunun sabah namazıyla ayağa kalktığı gibi, Gazze’nin direnişi de mazlumların duasıyla ayakta kalmaktadır. Böylece tarihin iki farklı dönemi arasında görünmez bir köprü kurulmaktadır. Bir yanda Kudüs’ün kapılarında vakar ve merhamet, diğer yanda Gazze’nin enkazında sabır ve direniş.
Bugün dünyaya hâkim olan küresel sessizlik, bu köprünün önemini daha da artırmaktadır. Selahaddin’in adı adaletle anılmışken, Gazze’nin adı sabır ve direnişle anılmaktadır. Bu ikili miras, insanlığın karşısına şu hakikati koymaktadır. Zulmün hükmü ne kadar uzun sürerse sürsün, mazlumun duası ve direnişi mutlaka tarihin yönünü değiştirecektir. Selahaddin’in hikmeti, kendi çağında askerlerinden önce yüreklere hükmetmişti. bugün ise Gazze’nin duası, kalplere hükmetmeye devam etmektedir.
Adalet, tarihin en eski tartışmalarından biri olarak insanlığın ruhsal denge arayışının da merkezinde yer alır. Selahaddin’in Kudüs fethi sırasında gösterdiği tavır, adaletin kalplerde taşıdığı vicdanla da inşa edilebileceğini ortaya koymuştur. O, düşmanının kanını dökmeden şehri teslim alarak tarihe insanlığın vicdanına merhameti işleyen bir önder olarak geçmiştir. Bu tavır, aslında insanın gücünü nasıl kullanması gerektiğine dair evrensel bir mesaj taşır. Güç, başkasını yok etmek için değil, başkasının onurunu korumak için kullanıldığında gerçek anlamına ulaşır. Bugün Gazze’de yaşanan trajedi, bu mesajın unutulmasının insanlık için nasıl büyük bir boşluk yarattığını gözler önüne sermektedir. Çünkü orada kuşatma altında yaşayan insanlar, adaletin yokluğunda nefes almak için mücadele etmektedir.
Selahaddin’in hikâyesini çağımızın acı tablolarıyla karşılaştırdığımızda, zulmün sürekliliği ile adaletin ebediliği arasındaki fark daha açık hale gelir. Kudüs’ü işgal eden Haçlılar, gücün kaba kullanımını seçmiş, kanla hükmetmeye çalışmışlardı. fakat onların saltanatı kısa sürdü. Buna karşılık Selahaddin’in adalet anlayışı, yüzyıllar sonra bile hatırlanan bir değer olarak yaşamaya devam etmektedir. Gazze’nin bugünkü durumu, bu tarihi denklemin yeniden yaşandığını gösterir. Bombalarla, ablukalarla ve açlıkla diz çöktürülmek istenen bir halk, aslında tarihin kadim hakikatine yeniden tanıklık etmektedir. Çünkü zulüm, kısa vadede güçlü görünse de, uzun vadede kendi çelişkileriyle çöküşünü hazırlar. Adalet ve direniş ise, görünürde zayıf görünseler bile, tarihin akışını değiştiren asıl güçlerdir. Bu yüzden Gazze’nin sabrı, Selahaddin’in sabrıyla aynı kaynaktan beslenen bir tarihsel sürekliliği temsil eder.
Adaletin bu sürekliliğini anlamak için Selahaddin’in düşmanına bile gösterdiği merhameti yeniden hatırlamak gerekir. Savaş meydanında karşısındaki hükümdara hasta olduğunda hekim göndermesi, bir liderin gücünün merhametle nasıl birleşebileceğini gösteren eşsiz bir örnektir. Bu davranış, adaletin sadece taraflara eşit davranmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda düşmanını bile insanca yaşatma hakkına sahip görmeyi içerdiğini gösterir. Gazze’deki tablo ise bunun tam tersi bir dünyayı resmediyor. Çocuklar ilaçsızlıktan ölürken, hastaneler hedef alınırken, su kaynakları kesilirken, insanlık aslında kendi vicdanının çöküşünü seyrediyor. Bu nedenle Gazze’ye bakarken, insanlığın adalet terazisini nasıl kaybettiğine tanıklık ediyoruz. Bu tanıklık, Selahaddin’in hikâyesini yeniden hatırlamayı zorunlu kılıyor. çünkü adalet, bugün yeniden inşa edilmesi gereken bir varoluş biçimidir.
Selahaddin’in vakarı, ihanet karşısında bile sarsılmayan bir dengeydi. o, kendisine yapılan kötülüklere rağmen adaletle hareket etmeyi seçti. Bu seçim, aslında liderliğin en zor sınavıdır. çünkü güç, çoğu zaman intikamla birleşerek adaletin önünü tıkar. Selahaddin’in bu tavrı, bugünün Gazze’sine baktığımızda bir ayna işlevi görmektedir. Gazze’deki halk, zalimin tüm baskılarına rağmen sabırla direnmekte, adalet talebini kinle değil, insanlık onuruyla yükseltmektedir. Onların direnişi, bir değer mücadelesidir. Çünkü orada atılan her taş, bir intikam aracı olmaktan ziyade, adalet için yükseltilmiş bir sembol haline gelmiştir. Bu yüzden Gazze’nin sokaklarında yankılanan çığlıklar, insanlık onurunun yeniden haykırılmasıdır. Selahaddin’in hikâyesiyle Gazze’nin direnişi arasındaki bu bağ, tarihin adalet ekseninde nasıl bir süreklilik taşıdığını açıkça göstermektedir.
Adaletin yanında, direniş de tarihin dönüm noktalarını belirleyen en güçlü dinamiklerden biri olmuştur. Selahaddin’in ordusu sabah namazıyla ayağa kalkarken, aslında direnişin manevi bir boyutunu temsil ediyordu. bu direniş inançla örülmüş bir duruştu. Bugün Gazze’nin direnişi de aynı manevi boyutla şekillenmektedir. Onlar, açlıkla, yıkımla ve ölümle çevrilmiş olsalar bile, dualarıyla dünyaya seslenmeye devam etmektedir. Direniş, bu bağlamda zulmün insana dayattığı çaresizlik karşısında umudu ayakta tutma çabasıdır. Gazze’deki çocukların gözlerinde görülen cesaret, Selahaddin’in askerlerinin gözlerindeki ışıltıyla aynı kaynaktan beslenmektedir. Çünkü tarihin her döneminde, mazlumun direnişi insanlığın en güçlü hafızası olmuştur. Bu hafıza, çağlar değişse de aynı mesajı taşır. Adalet için ayağa kalkmak, merhametle birleştiğinde insanlığın geleceğini inşa eder.
Merhamet, tarihin en büyük imtihanı olarak, toplumların da kaderini belirleyen bir erdemdir. Selahaddin’in hikâyesi bu erdemin en çarpıcı örneklerinden birini sunar. o, zafer anında bile merhameti elden bırakmayarak düşmanına dahi insanca muamele etmiştir. Kudüs’ün fethinden sonra kadınların, çocukların ve yaşlıların güvenliğini sağlamak için gösterdiği hassasiyet, tarihin altın sayfalarına yazılmıştır. Bu merhamet, bir medeniyetin vicdanını da ortaya koymuştur. Bugün Gazze’de yaşananlar ise tam anlamıyla bu merhametin yokluğunun acı bir yansımasıdır. Kuşatma altında açlıkla mücadele eden çocukların, enkazların altında hayatta kalmaya çalışan ailelerin yaşadığı trajedi, insanlığın merhamet imtihanında sınıfta kaldığını göstermektedir. Bu çelişki, Selahaddin’in mirasını daha da değerli kılmakta ve onun merhamet anlayışını çağımıza taşımayı zorunlu hale getirmektedir.
Selahaddin’in düşmana bile yardım eli uzatan yaklaşımı, merhametin zayıflığın aksine en büyük güç olduğunun tarihsel bir ispatıdır. Savaş meydanında karşısındaki hükümdarın hayatını korumak için şifacı göndermesi, merhametin savaşın soğuk mantığını aşan bir değer olduğunu kanıtlar. Bu davranış, düşmanlıkların en sert anında bile insan kalabilmenin mümkün olduğunu göstermiştir. Gazze’de ise tam tersi bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Hastanelerin bombalandığı, ilaçların ulaşamadığı, yaralıların tedavi edilemediği bir dünya düzeni gözler önüne serilmektedir. Burada merhamet değil, çıkar hesaplarının hükmü sürmektedir. Bu nedenle Gazze’nin çığlığı insanlığın merhametini kaybetmesinin yankısıdır. Selahaddin’in örneği, bu yankının içinde kaybolan insanlığa yeniden yön gösterecek bir pusula niteliği taşımaktadır.
Merhametin en güçlü boyutu, mazluma umut olmakta ortaya çıkar. Selahaddin, Kudüs’te mazluma umut olmuş, onları ruhsal olarak da özgürlüğe kavuşturmuştur. Bugün Gazze’de mazlumların en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur. umut. Çünkü açlık, bombalar ve yıkım bir halkın bedenini yorsa da, umut yitirildiğinde ruh tamamen çöker. Gazze’deki direnişin gücü, tam da bu umudu ayakta tutabilmesinde saklıdır. Çocukların oyun oynamaya devam etmesi, kadınların yıkıntılar arasında dahi hayatı sürdürmeye çalışması, aslında merhametin ruhlarda bıraktığı izdir. Bu durum, insanın en zor anlarda bile merhametle bağını koparmadığında nasıl direncini koruyabileceğinin kanıtıdır. Selahaddin’in mirası bu bağlamda umutla birleşmiş merhametin simgesidir.
Küresel ölçekte merhamet kavramının erozyona uğraması, Gazze’nin yaşadığı dramı daha da derinleştirmektedir. Dünya devletlerinin büyük çoğunluğu, yaşanan trajediyi sessizlikle izlemekte. insan hakları söylemleri kağıt üzerinde kalmaktadır. Bu sessizlik, merhametin küresel bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. Selahaddin’in merhameti düşmanına bile ulaşmışken, bugünün dünyası kendi çıkarlarını merhametin önüne koymaktadır. Bu nedenle Gazze, küresel merhamet krizinin merkezinde yer almaktadır. Selahaddin’in tarihsel örneği, bu krize karşı insanlığın vicdanını yeniden uyandırabilecek bir referans noktasıdır. Çünkü merhamet, milletlerin de ayakta kalmasını sağlayan en güçlü değerdir.
Merhametin Gazze’de yeniden doğuşu, aynı zamanda direnişin ruhunu besleyen bir kaynak haline gelmiştir. Çocukların taşla verdiği mücadelenin ardında insanlık onurunu koruma arzusu vardır. Bu arzunun temelinde merhametle yoğrulmuş bir adalet anlayışı yatmaktadır. Çünkü mazlum, kendisini ezenin zulmüne karşı direnirken bile, insanlığın vicdanını merhametle hatırlatmaktadır. Bu durum, Selahaddin’in düşmanına karşı gösterdiği vakar ile aynı çizgide buluşmaktadır. Gazze’nin direnişi, merhametin yokluğunda bile merhameti hatırlatan bir direniştir. Bu direniş, ahlaki bir duruştur. Bu nedenle merhamet, adalet ve direniş kavramları birbirinden ayrı düşünülemez. her biri diğerini besleyen ve güçlendiren bir bütündür. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de, insanlığın geleceği bu üç kavramın birlikteliğinde saklıdır.
Direniş, tarihin en eski kavramlarından biri olarak insanın onurunu ve varlığını koruma iradesini ifade eder. Selahaddin’in Haçlılara karşı verdiği mücadele, bu iradenin en parlak örneklerinden biridir. o, bir inancı ve bir vicdanı savunmak için direnmiştir. Bu nedenle onun zaferi, insanlık adına kazanılmış bir değer mücadelesi olarak tarihe geçmiştir. Bugün Gazze’de yaşanan direniş de aynı ilkenin çağımızdaki tezahürüdür. Gazze halkı, bütün kuşatma ve saldırılara rağmen boyun eğmeyi reddederek tarihin ebedi hakikatini bir kez daha göstermektedir. Zulmün hükmü geçici, adaletin sesi ise ebedidir. Bu bağlamda Gazze, Selahaddin’in bıraktığı mirasın çağımızdaki en güçlü yankısı haline gelmiştir.
Selahaddin’in ordusunun sabah namazıyla ayağa kalkması, direnişin ruhsal bir hazırlık olduğunu göstermektedir. Bu anlayış, direnişin kaynağını inançtan alan bir kavram olduğunu ortaya koymuştur. Gazze’deki halkın mücadelesi de aynı ruhsal hazırlığı yansıtmaktadır. onlar, enkazlar arasında bile dua ederek direnmekte, inançlarını kaybetmeden zulme karşı durmaktadır. Bu yönüyle Gazze’nin direnişi, Selahaddin’in mücadelesiyle aynı eksende birleşmektedir. Çünkü tarihin her döneminde direniş, ruhsal bir yeniden doğuşun işareti olmuştur. Bugün Gazze’nin sokaklarında duyulan sabır, Selahaddin’in ordularının meydanlarda yankılanan duasıyla aynı kaynaktan beslenmektedir.
Direnişin en güçlü tarafı, düşmanı tüketme gücünde değil, mazlumun ayakta kalma iradesinde saklıdır. Selahaddin, sabrı ve sebatıyla düşmanını tüketmiş. onların ihtişamlı görünen kalelerini birer birer aşındırmıştır. Gazze halkı da aynı şekilde sabırla direnmekte, zalimin bütün üstün teknolojisine rağmen ayakta kalabilmektedir. Bu direniş, aslında tarihin büyük ironilerinden birini ortaya koymaktadır. En güçlü silahlar, en zayıf görünen insanların sabrıyla yenilebilir. Çünkü sabır, zulmün beklemediği en güçlü silahtır. Bu bağlamda Gazze’nin direnişi, insanlığın sabırla zulme karşı kazanabileceği zaferin somut bir kanıtıdır. Selahaddin’in sabrıyla birleşen bu sabır, tarihin en kalıcı hakikatlerinden birine işaret etmektedir. Sabırla birleşen direniş, ebedi bir zaferin başlangıcıdır.
Selahaddin’in düşmanı küçük görmemesi, direnişin bir başka yönünü ortaya koymaktadır. O, karşısındakini küçümsememiş, tam tersine onu ciddiye alarak adaletle mücadele etmiştir. Bu tutum, direnişin ciddiyetini gösteren bir işarettir. Gazze’nin halkı da aynı bilinçle hareket etmekte, karşısındaki gücü küçümsemeden ama ondan korkmadan mücadele etmektedir. Bu yaklaşım, direnişin hakiki doğasını ortaya koymaktadır. Mazlum, zalimin gücünü küçümsemez, fakat onun zulmüne boyun eğmez. Bu denge, tarihin direniş anlayışında en kritik noktadır. Selahaddin’in bu dengeyi kurabilmesi, onun zaferinin kalıcı olmasını sağlamıştır. Gazze’nin direnişi de aynı dengeyi göstermekte. düşmanı küçümsememekte ama ona teslim olmamaktadır. Bu tavır, insanlığın onurunu koruyan en güçlü çizgidir.
Direniş, aynı zamanda bir umut hareketidir. Selahaddin, ümmetin kalbine cesaret aşılayarak bütün bir coğrafyanın ruhunu ayağa kaldırmıştır. Bugün Gazze’nin direnişi de aynı şekilde dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara umut aşılamaktadır. Çünkü oradaki mücadele, adaletin savunusudur. Bu yüzden Gazze’de yükselen her çığlık, dünyanın farklı köşelerinde yankı bulmakta. zulme karşı duran her yürek, bu direnişten güç almaktadır. Böylece Gazze, bütün insanlığın vicdanının sesi haline gelmektedir. Selahaddin’in duası kılıçtan keskin olmuştu. bugün Gazze’nin duası, füzelerin sesini bastıran bir yankıya dönüşmektedir. Bu yankı, insanlığın en derin hafızasında kalıcı bir iz bırakmaktadır.
Direnişin bir diğer yönü, barışı mümkün kılma gücüdür. Selahaddin, Kudüs’ü fethettikten sonra barışı tesis etmiş, şehri kan dökmeden huzura kavuşturmuştur. Bu tavır, direnişin yeniden inşa etmek için var olduğunu göstermektedir. Gazze’nin direnişi de bu bağlamda gelecekte kurulacak bir barışın habercisidir. Çünkü oradaki mücadele, kinle değil, adaletle yoğrulmuştur. Mazlumun adalet talebi, geleceğin barışını inşa edecek en sağlam temeldir. Bu nedenle Gazze’nin direnişi, yarının barışının da tohumlarını taşımaktadır. Selahaddin’in Kudüs’te bıraktığı miras, Gazze’nin sokaklarında yeniden filizlenmekte ve insanlığa barışın ancak adaletle mümkün olduğunu hatırlatmaktadır.
Tarih bize bir kez daha göstermektedir ki, zulmün hükmü her zaman geçici olmuş, adaletin ve direnişin sesi ise çağları aşan bir yankıya dönüşmüştür. Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs önlerinde gösterdiği vakar, merhamet ve adaletle yoğrulmuş yiğitlik, insanlığın vicdanına kazınmış kalıcı bir mesajdır. Bu mesaj, bugün Gazze’nin dar sokaklarında yeniden doğmakta, enkazların arasından yükselen çığlıklarla insanlığa bir kez daha hatırlatılmaktadır. Çünkü mazlumun duası, tarihin her döneminde zalimin gürültüsünden daha güçlü bir yankı taşımış. sabırla yoğrulmuş direniş, en yıkıcı güçlerden daha sarsılmaz bir kudret olmuştur. Selahaddin’in mirası, bu hakikati en açık biçimde ortaya koymuş. Gazze’nin direnişi ise aynı mirası çağımıza taşımıştır.
Bugün Gazze’nin enkazları arasında yankılanan her çığlık, aslında Selahaddin’in Kudüs önlerinde haykırdığı adalet çağrısının günümüzdeki yankısıdır. Bu yankı, yalnızca Filistin coğrafyasıyla sınırlı kalmamakta, bütün insanlığın vicdanına hitap etmektedir. Çünkü zulüm, hiçbir zaman belli bir topluluğun kaderi olmamış. insanlığın ortak vicdanında bir yara olarak açılmıştır. Gazze’nin yarası da böyledir. o yara, dünya insanlığının vicdanında kanayan bir izdir. Selahaddin’in düşmanına bile gösterdiği merhamet, bugün insanlığa düşen sorumluluğu hatırlatmaktadır. Mazluma sahip çıkmak, adaletin sesini yükseltmek ve zulmün karşısında dimdik durmak. Bu sorumluluk sadece belli bir dine, ırka ya da coğrafyaya ait değildir. insan olmanın en temel gerekliliğidir.
Selahaddin’in adı tarihte adaletle anılmıştır. Gazze’nin adı ise sabır ve direnişle anılacaktır. Bu ikili miras, insanlığın geleceğini şekillendirecek bir hakikat sunmaktadır. Adalet, merhamet ve direniş kavramları, birbirinden ayrı düşünülemeyecek bir üçlü olarak tarihin her döneminde insanlığın en büyük sınavını oluşturmuştur. Selahaddin’in adaleti, merhameti ve sabrı, Kudüs’te barışı mümkün kılmıştır. Gazze’nin direnişi de aynı değerlerle gelecekte barışı inşa edebilecektir. Bu bağlamda, tarihten bugüne uzanan çizgi, bize bir hakikati hatırlatmaktadır. Barış, kinle değil, adaletle inşa edilir. direniş, öfkeyle değil, sabırla yoğrulduğunda kalıcı bir değer kazanır. merhamet, toplumların ayakta kalmasını sağlayan temel bir güçtür.
Küresel ölçekte yaşanan sessizlik, bu hakikati daha da çarpıcı kılmaktadır. Selahaddin’in düşmanına bile hekim gönderecek kadar geniş bir merhameti vardı. bugünün dünyası ise Gazze’de yaralı çocuklara ilaç göndermekte bile aciz kalmaktadır. Bu çelişki, insanlığın vicdanını sorgulaması gereken en önemli noktayı ortaya koymaktadır. Çünkü tarihin adalet terazisi her zaman dengelenir. zulüm ne kadar güçlü görünürse görünsün, bir gün mutlaka yıkılır. Selahaddin’in zaferi bunun kanıtıdır. Gazze’nin sabrı ve direnişi de aynı kanıtı çağımıza taşımaktadır. Bu nedenle insanlık, Gazze’ye bakarken kendi vicdanının imtihanını da görmektedir. Bu imtihan, adaletin, merhametin ve direnişin gelecekte nasıl bir dünya kuracağımızı belirleyecek temel taşlar olduğunu açıkça göstermektedir.
Selahaddin’in adaletle yoğrulmuş merhameti ve vakur direnişi, bugün Gazze’nin mücadelesinde yeniden doğmaktadır. Bu yeniden doğuş, tarihin bize bıraktığı en güçlü mesajı taşımaktadır. Zulmün hükmü geçici, adaletin ve direnişin sesi ise ebedidir. Gazze’nin direnişi, insanlığın vicdanını diriltme çabasıdır. Selahaddin’in mirası, bu çabanın tarihsel temelini oluşturmakta. Gazze’nin sabrı ise bu mirası geleceğe taşımaktadır. İnsanlık, bu mirası sahiplendiğinde, bütün dünyanın geleceğini adalet, merhamet ve direniş üzerine inşa edebilecektir. İşte bu nedenle Selahaddin’in adaletle yoğrulmuş yiğitliği, Gazze’nin direnişinde yeniden doğmakta. insanlığın en karanlık anlarında bile ebedi bir ışık olarak yolumuzu aydınlatmaktadır.

