Mukaddes Olana Uzanan Dil, Ümmete Açılan Savaştır
Bazı kelimeler vardır, ağızdan çıkarken yalnız sesiyle duyulmaz; kalbin en derin yerine dokunur, hafızanın mahrem odalarına yürür ve bir milleti ayakta tutan görünmez harçlara değerek yankılanır. Bazı isimler ise vardır ki, onlara uzanan her dil, sadece bir şahsiyeti hedef almaz; bir inanç dünyasını, bir ahlâk silsilesini ve bir medeniyetin en mahrem duyuşunu doğrudan hedefe koyar. Çünkü bu isimler, yalnızca harflerden oluşmaz; onlar, zamanın içinden süzülerek gelen bir ruhun taşıyıcılarıdır. Gönüllerin mihverine yerleşmişse, secdelerin merkezinde titreyerek anılıyorsa ve gözyaşlarının menşei haline gelmişse bir isim, ona uzanan dil artık fikir taşımaz; inkârın zehrini taşır. O dilin niyeti hicivse, özü yalandır; maksadı eleştiri görünse de derininde düşmanlık gizlidir.
Hz. Muhammed’e (s.a.v) söylenen tek bir edepsiz söz, yalnızca bir şahsiyeti incitmekle kalmaz; o söz, ümmetin kalbine bıçak gibi iner. O söz, hicretin izini taşıyan ayakların üstüne çamur serperek, bin yıllık bir medeniyetin sessiz harflerini kanatır. Mihrabın sabahında yükselen duaların üzerine kirli bir gölge düşürür. Nurlu sayfaların arasına sinsice yerleştirilmiş bir inkâr iğnesi gibi işler, sessizliği parçalar ve sükûnetin bağrında patlayan kara bir fitneye dönüşür. Bu yüzden, böyle bir söz karşısında susan bir dil, sadece sessiz kalmış sayılmaz; hakikate sırt çevirmiş, inancı savunmayı terk etmiş, ümmetin onurunu inkârın kuyusuna yuvarlamış olur.
Suskunluk, her zaman erdemli bir tavır sayılmaz; bazı zamanlarda bu sessizlik, derin bir zaafın dışa vurumuna dönüşür. Çünkü öyle anlar gelir ki, sustuğun anda mazlumun safında durma hakkını da yitirirsin. Bazı isimler vardır, kıymeti yalnızca tarihî bağlamıyla ölçülmez; o isimlere sahip çıkmak, hakikati savunmanın bizzat kendisi olur. Sahipsiz bırakıldıklarında ise sadece bir eksiklik yaşanmış olmaz; kökleri asırlara uzanan bir hakikat bizzat inkâr edilmiş sayılır. Peygamber Efendimizin adı da böylesi isimlerin zirvesinde yer alır. Onun adı, yalnızca dillerde dolaşan hatıra olarak anılamaz; bu isim, ümmetin kalbinde daima atan aidiyet duygusu, rahmet kaynağı ve istikamet belirleyen pusula işlevi görür. Göklerden yere indirilmiş emanet gibidir; taşıyıcılığı yalnız kelimelerle sınırlı tutulamaz, bu emanet kalple hissedilir, fiille yaşanır ve gerektiğinde haykırışla savunulur. Hangi suretle olursa olsun, bu isme yönelmiş bir hakaret karşısında susmak, şahsi bir zayıflığın ötesine geçer; böyle bir suskunluk, bütün ümmetin izzetine sırt çevirmek anlamına gelir.
Kutsal, insanın elini göğe kaldırdığı anda dile gelmeyen bir yakarışla başlar; sesi duyulmasa da kalbi sarsan, görünmese de yön gösteren hakikattir. Her toplum, varlığını mukaddesi etrafında inşa eder; çünkü kutsal, yalnızca bir inanç beyanı ya da ritüel dizgesi olarak kalmaz. O, milletin ruhunu yoğuran, zamanın yıpratıcılığına karşı onu dimdik ayakta tutan ve toplumsal ahlâkı koruyan görünmez bir perde işlevi görür. Bir toprağın vatan olarak anılması, üzerine basılmasından değil; onun uğruna can verilmesinden kaynaklanır. Aynı şekilde kutsal da, uğruna susulamayacak, terk edilmeyecek, hor görülmeyecek değerlerin bir araya geldiği yüce anlam katmanıdır. Her kutsal, ona inananın iç dünyasını yansıtan bir ayna gibidir; neye nasıl inandığını, neyi nasıl yaşadığını o aynada görür insan. Mukaddes olana dil uzatmak, bir karalamanın ötesine geçer; bu, sahibini karartmaya yönelmiş kasıtlı bir girişim olur. Bir toplumun mukaddesine saldırmak, doğrudan o toplumun varlığına, inşa ettiği bütün manevî kubbelere ve ortak vicdanına yapılan bir istila olur.
İnsan, varlığını ancak inandığıyla anlamlandırır ve gerçek bütünlük, inançla kurulan bağda şekillenir. Aidiyet, yalnızca ait olduğunu söylemekle kazanılamaz; bir değere omuz vermek, bir acıya ortak olmak ve uğruna can taşınan mukaddesata gönülden sahip çıkmak gerekir. Ait olma duygusu, yalnızca aynı coğrafyada doğmuş olmanın getirdiği bir soy bağına dayanmaz; asıl aidiyet, Peygamber’e (s.av) duyulan derin gönül bağında tecelli eder. Kalbin nerede attığı, bir millete ne kadar yakın olduğunu belirler; ancak hangi isme sevdayla bağlıysan, işte asıl yerin orasıdır. Onun adı anıldığında gözleri yaşarmayan, onun hatırası ayaklar altına alınırken kıyam etmeyen, yalnızca bir kalabalığın içinde sayılabilir ama ümmetin içinde sayılamaz. Çünkü ümmet olmak, aynı kitapta buluşmaktan öte; aynı sızıya aynı anda eğilmeyi bilmektir. Hz. Muhammed’e (s.a.v) hakaret edildiğinde, buna sessiz kalanlar bir milletin kalbinde ebediyen susturulmuş sayılır. Aidiyet, en çok sahip çıktıklarında ortaya çıkar. Bir isme dil uzandığında, ilk haykıran kimse; işte en çok o aittir o isme.
Bu saldırılar münferit bir densizlik gibi gösterilse de, asıl hedef çok daha derindir: Müslümanın hassasiyetini törpülemek, mukaddes değerleri sıradanlaştırmak ve ümmetin adalet duygusunu köreltmek. Çünkü bir milleti dağıtmanın ilk yolu, onun mukaddesine olan bağlılığını zayıflatmaktır. Bağlılığı zayıf olan bir topluluk, zamanla unutur; unutan bir kalabalık ise yönsüzleşir. Peygamber sevgisinin kökünü kazımak isteyenler, aslında bu sevgiyle ayakta duran düzeni çökerteceklerini sanırlar. Oysa farkında olmazlar; ümmetin bağlandığı kutsal, geçmişte kalmış bir hatıradan ibaret sayılmaz, bilakis her çağda yeniden dirilir ve her saldırıyla daha da bilenmiş bir iman haline gelir.
Adalet, sadece mahkemelerde dağıtılan hüküm cümlelerinden ibaret sayılamaz. O, haklıyı haksızdan ayıran kelimelerin ötesinde, vicdanın terazisinde ölçülen bir iç muhasebedir. Adalet, bazen bir bakışta, bazen bir susuşta tecelli eder. Peygamber'e hakaret edenin cezalandırılmaması yalnızca hukuk boşluğu olarak kalmaz; bu, vicdanın sükûtla çürüdüğü, adaletin sessizliğe gömüldüğü bir tufana dönüşür. Bugün Resûlullah’a dil uzatanlara müsamaha gösterilirse, yarın dine, Yaratan’a yapılan hakaret de meşrulaşır. Zira mukaddesi savunmayan bir hukuk sistemi, onuru ve haysiyeti koruyacak hiçbir güce sahip olamaz. Vicdan, kutsal olanla yüzleştiğinde en ağır imtihanını verir. Peygamber'in ismi, yalnızca bir inanç grubuna ait bir değer olmaktan öte, insanlığın ortak vicdanında taşıdığı derin bir sorumluluğun adıdır. Bu isme yönelen her saldırı, insan ruhunun ortak hassasiyetlerinin çözülmeye başladığını ve vicdan denilen o derin mahkemenin sessizce kapandığını gösterir.
Tarih sadece zaferleri kaydetmekle yetinmez; hakikate düşmanlık edenlerin uğradığı çöküşleri de hafızasına kazır. Mukaddes olana uzanan dillerin akıbeti, saray duvarlarına yazılmış süslü hikâyeler olarak kalmaz; tufanlarla sürüklenmiş kavimlerin enkazında silinmez izlere dönüşür. Mekke müşriklerinden Emevi saraylarının zorbalarına, Endülüs’te İslam’a söven krallardan modern çağın sahte aydınlarına kadar bu zincir hep aynıyla sürmüştür. Kim Resullah’ın adını tahkir ettiyse, bir süre sonra ismi unutulmuş, sözleri nefretle anılmış, mezarı bile yönsüz kalmıştır. Onlar düşündüler ki, bir karikatürle, bir karalama ile insanlığın yaratılış vesilesi olan o yüce ismi gölgeleyebilirler. Oysa bilmiyorlardı ki, o ismin gölgesi bile onların fikirlerinden daha çok aydınlık taşır. Resûlullah’a dil uzatanın kalbi mühürlüdür; sesi gür çıkabilir ama o ses elbet kesilir. Onun sesini alkışlayan eller bir müddet sonra titrer, unutan diller ise lanetiyle baş başa kalır.
Ve biz biliriz ki, O’nu seven kaybetmez. O’nun izinden yürüyen eğilmez. O’nunla yaşayan karanlıkta kalmaz. O hâlde, bu çağda ona sahip çıkmak, sadece bir mücadele değil; insan olmanın son sınavıdır. Peygamberimize ve mukaddesimize dil uzatmak, hem bir inanç hakareti hem de bu, milletin ruh köklerine, ortak vicdanına ve medeniyet hafızasına yönelmiş bir varlık saldırısıdır. Bu saldırıya karşı susmak, fikir özgürlüğü sınırlarının aşılmasıyla açıklanamaz; bu suskunluk, iman, aidiyet ve insanlık sınavında gösterilen büyük bir zaafın işaretidir.

