Kubbenin Gölgesinde Cemaat Ve Kırılan Aynalar

Yayınlanma : 30 Eylül 2026 12:10

Kubbenin Gölgesinde İnsan, Cemaat ve Kırılan Aynalar

 

Sabahın ilk ışıkları mahallenin dar sokaklarındaki parke taşlarına vurmadan, penceremin önünde oturup taze demlenmiş çayın buğusuna dalıyorum. Uzaktan belli belirsiz gelen ezan sesi, fırından yeni çıkmış sıcak ekmeğin kokusu birbirine karışıyor. Zihnimde hep aynı soru beliriveriyor: Bizi bir arada tutan, aynı yöne baktıran, hüznümüzü ve neşemizi ortak bir kaba boşaltan bağ nedir?

 

Yıllardır kenara çekilip insanı, sokağı ve inancı seyrederim. Vardığım yer aslında çok yalındır: Dinsiz insan ile karşılaşabilirsiniz belki ama harcında kutsalın izi bulunmayan tek bir topluma rastlayamazsınız. Ben bu yolda yürürken kalpleri tartmaya, kimin günahkâr kimin tertemiz olduğuna hüküm vermeye çıkmadım. Bir ilahiyatçı gibi inancın iç odalarındaki sırları savunmak ya da bir felsefeci gibi soyut fikirlerle dövüşmeyeceğim. Derdim, inancın sokaktaki yürüyüşünü, iki insanın yan yana geldiğinde kurduğu fısıltıyı, duanın çarşıya, ahlakın tezgâha nasıl vurduğunu anlamaktır. Ne göklere çıkararak ne de yerin dibine batırarak dışarıdan, telaşsız ama dikkatli bir gözle bakmak.

 

İnsan tek başına kaldığında bir sızıdır. Yanına bir başkası geldiğinde ise hikâye başlar. İşte o zaman inanç, göğüs kafesinde saklanan bir sır olmaktan çıkar. Sofraya, düğüne, cenazeye dökülür. Mezar başında küreğin toprağa çarparken çıkardığı tok ses, oradakilerin boğazında aynı düğümü oluşturur. Din, orada gökten inip insanların ellerini birbirine kenetleyen sıcacık bir dokunuşa dönüşür. Kutsal dediğimiz şey, üzerimize gerilen devasa, şefkatli bir kubbedir. Dışarıdaki anlamsızlık fırtınasından, hayatın hoyrat rüzgârından üşüyen ruhlarımızı bu kubbenin altına sığınarak ısıtırız.

 

Kubbe bize hudutlar çizer, yollar gösterir. Sabah dükkânını besmeleyle açan esnafın teraziyi denk tutma çabasında da vardır o nizam, dar gününde komşusunun kapısını çalan kadının tenceresinde de. İnanç, kalpte parlayan ışıkla, dilde tekrarlanan heceyle, kurbanın kanıyla, cemaatin safta omuz omuza verişindeki ter kokusuyla, bayram sabahlarının serinliğiyle bedene bürünür. Amelsiz, ritüelsiz, ortak merasimsiz bir inanç, rüzgârda savrulan kuru bir yaprak gibi dağılmaya mahkûmdur.

 

Dünya bir nehir gibi akar, su aktıkça yatak aşınır, manzara değişir. Bazen koruyucu kubbenin kiremitleri katılaşır. Kurallar öyle taşlaşır ki insanın nefesini keser. Dünün ferahlatıcı sığınağı, bugünün soğuk duvarına dönüşebilir. Kimi zaman da sığınak, gücü elinde tutanların zayıfları susturduğu, onların acılarını uyuşturup ses çıkarmalarını engellediği ağır bir örtü haline getirilir. Ömrünü bir fabrikada tezgâh başında tüketen, emeğinin karşılığını alamayan bir garibanın alnındaki terde de o feryat gizlidir: Kutsal, kurulu düzenin bekçisi midir, yoksa adaletin çıplak kılıcı mı?

 

Bakın şehirlere, köyün dingin, herkesin birbirini gözü kapalı tanıdığı sokaklarından kopup gelen bir göçmenin adımlarına bakın. Bavulunu garda yere bıraktığında hissettiği çaresiz yabancılığı düşünün. İnsan eski dualarını, köyündeki ocak başı sohbetlerini unutmaz. Onları göğsünde muska gibi taşır. Şehrin uğultulu, fabrika bacalarıyla kararmış sokaklarında kaybolmamak için yine kendi gibi olanların kahvehanesine, aynı caminin gölgesine sığınır. İnsan, anlamını yitirdiği gün ölür. Para, çarklar, makineler insanı doyurabilir ama içindeki derin dipsiz kuyuyu dolduramaz.

 

Zamanında kibirli kehanetler savuruldu. Aklın ve bilimin şafağında dinin bir sis bulutu gibi dağılıp yok olacağı söylendi. Bugün penceremden baktığımda, koca binaların, hızlı trenlerin ve durmaksızın parıldayan ekranların ortasında afallamış insanı görüyorum. Bizi birbirimize gösteren ortak ayna artık kırık. Herkes kırıklardan kendine düşen parçada kendi aksini arıyor, yalnızlığını çoğaltıyor. Akıl bize dünyayı ölçmeyi öğretti ama içinde nasıl huzurla duracağımızı fısıldayamadı. İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, ölümün soğuk nefesi ensesindeyken, belirsizlikler uykusunu kaçırırken yine o kapıyı çalıyor.

 

Bugün din eski saltanatlı binaların içinde değil. Daha sessiz, daha içe çekilmiş, görünmeyen bir nehir gibi akıyor damarlarımızda. Şekil değiştiriyor, dilden dile, kalpten kalbe yeniden yoğruluyor. Biz toplumu inşa ediyoruz sanırken, toplum da dönüp bizi şekillendiriyor. İnanç bizi yoğururken, biz de çağın aynasında inancı yeniden konuşturuyoruz.

 

Günün sonunda kubbe tamamen üzerimize çökseydi, bizi birbirimize mecbur kılan ahlak ipliği kopsaydı ne olurdu? İnsanı ötekinin acısına karşı sağırlaştıran bu çağa karşı elimizde sadece soğuk maddeler ve cezalar kalsaydı birbirimizin kurdu olmaktan bizi hangi yasa, hangi mahkeme tek başına koruyabilirdi? Bu sorunun ağırlığı bile, insanın neden daima bir kıbleye, yaslanacak bir omuza ve kendisini aşan bir anlama muhtaç olduğunu anlatmaya yetiyor.