İSLAM DÜNYASI
Yayınlanma : 22 Ekim 2026 23:05

Yusuf Kaplan İstanbul Günleri ; Gazze Aynası

Yusuf Kaplan İstanbul Günleri ; Gazze Aynası

Yusuf Kaplan ile İstanbul Günleri -1-
Kartal 21/10/2026

Gazze Aynası, İnsan Tasavvuru, Şehir ve Medeniyetin Yeniden Kuruluşu

Gazze Aynası ve İnsanlığın Hatırlanması

İnsanı asıl tedirgin eden mesele, insanca yaşanabilir bir dünyanın nasıl kurulabileceğidir. Batı’da, İslam dünyasında ve küresel ölçekte yaşananlara bakıldığında, dün insanca yaşanabilir bir dünyayı kuranın biz olduğumuz, yarın da gene bizim kuracağımız görülmektedir. Bunun en net ipuçlarını Gazze vermektedir.

Gazze, bütün insanlığın önünde bir ayna işlevi görmüştür. İnsanlar, Müslümanların en zor zamanlarında bile insanlığın haysiyetini ancak Müslümanların kurtarabileceğini bu aynada fark etmektedir. Bu büyük bir cümledir ve altı çizilmelidir:

Müslümanların en zor zamanlarında bile insanlığın insanlığını ancak Müslümanlar hatırlatabilir.

Gazze, insanlığın kendini hatırladığı, insan olduğunu idrak ettiği, gerçekten insan olmanın ne demek olduğunu ve insanca yaşamak için mücadele vermenin nasıl bir şey olduğunu gösteren bir anıta dönüşmüştür.

Batı Düşüncesinin Sınırları

Dünyanın büyük sanatçıları arasında Gazze karşısında sessiz kalmayanlar olmuştur. Buna karşılık felsefecilerin büyük kısmının sesi çıkmamıştır. Çağımızın yaşayan en büyük düşünürlerinden biri olarak görülen Jürgen Habermas, Gazze soykırımına sessiz kalmakla kalmamış, Yahudileri destekleyen bir açıklama yapmıştır.

Habermas, Frankfurt Okulu’nun ve eleştirel teorinin en önemli temsilcilerindendir. Okulun kurucu isimleri Theodor Adorno ve Max Horkheimer’dir; ikisi de Yahudi’dir. Adorno, Yahudi katliamından sonra “Artık şiir yazılamaz” cümlesini kurmuştur. Bugün yaşasaydı Gazze için aynı cümleyi kurar mıydı? Hayır.

Habermas, Adorno’nun doktorasını kabul ettiği, çapını ve dehasını bildiği bir isimdir; Protestan olmasına rağmen Adorno onu kabul etmiştir. Buna rağmen Gazze karşısındaki tutumu, eleştirel teorinin kendi sınırlarını da ifşa etmektedir.

Yuval Noah Harari gibi isimlerin “dünyanın nüfusunu azaltması gerekiyor” şeklindeki açık ifadeleri ise felsefî derinlikten yoksun, kaba bir indirgemeciliğin örneğidir.

Evrensellik ve İnsan Tasavvuru

Asıl mesele şudur: Kendileri dışındakileri insan olarak göremeyen bir zihniyet, temel hakların evrenselliğini de tahayyül edememektedir.

Avrupalılar, Amerikalılar, Çinliler veya Hintliler, kendileri dışındaki insanların en zor zamanlarında bile insan muamelesi görmesini ve kendilerine ait haklara sahip olmasını hayal edememektedir. Bu, çağdaş coğrafyanın zihni körleştirmesinin sonucudur.

Televizyonlarda “Ben İslamiyet’ten değil, insaniyetten bakıyorum” diyenlerin zihni aslında tam da bu körleşmeyi yaşamaktadır.

Batılıların sunduğu insan tipi bireydir; birey, nefsinin kölesi olandır. Fert ise nefsini kendine köle yapan kişidir. Arada büyük bir fark vardır.

Hint, Çin, Amerikan veya Avrupa medeniyetlerinin sunduğu insan tipleri, başkalarına —Müslüman olmayanlara, Hindu olmayanlara, Budist olmayanlara, Taoist olmayanlara— kendi olarak ve kendi kalarak hayat hakkı tanıyacak bir dünya, bir düzenek kuracak durumda değildir. Evrensel değildirler.

İslam dışındaki dinlerin, kültürlerin ve medeniyetlerin evrenselliği tartışmalıdır. Evrensellik kriteri, Tanrı, insan, hakikat ve haklar tasavvurunda, kendisi dışındaki diğer dinlere, kültürlere ve medeniyetlere kendileri olarak ve kendileri kalarak hayat hakkı tanıyabilmektir. Tarih boyunca ve bugün bu imkânı yalnızca İslam’ın tanıdığı görülmektedir.

Kendisi Olmayan Uygarlık ve Türkiye’deki Eziklik

Batı’nın “West and the Rest” formülasyonu, özne-nesne ilişkisinin en net ifadesidir. Kendisini özneleştirir, diğerini nesneleştirir. Kendisi olmayan, kendi üzerinden değil öteki üzerinden tarif edilen bir uygarlıktan söz edilmektedir. Ötekini en kötü ve en vahşi olarak tarif eden bir uygarlık.

Nietzsche’nin “Batı uygarlığı kölelik psikolojisi üzerine kurulmuştur” tespiti bu yüzden büyük bir sözdür. Kendi olmayan tabii ki köle olur; başkasının kölesi olur.

Mısır, Hint, Mezopotamya ve Babil havzası olmadan Grek medeniyetini düşünmek mümkün değildir.

Türkiye’de ise bu eziklik hâli devam etmektedir. Felsefe ve sosyoloji kitaplarında Batı’nın üstünlüğü fikri hâlâ sorgulanmadan aktarılabilmektedir. Bu eziklik bizi öldürecektir. Çocuklarımız gitti, gidiyor..

Ülkenin kaderini şekillendirecek insanlar yetiştirilmeden varlığımızı sürdürmek mümkün değildir. Lise düzeyinde aidiyet, medeniyet ve kimlik bilinci büyük ölçüde kaybolmuştur.

İbn Haldun’un ve İbn Arabî’nin söylediklerini yeniden keşfetmek, insanlığın önüne dökmek gerekmektedir. Batılılar bunları keşfetseydi, inanılmaz bir tutuşla sahiplenirdi.

Frederick Starr’ın Kayıp Aydınlanma kitabı bu bağlamda önemlidir; tartışmalı yönleri olsa da özellikle Orta Asya’nın büyük isimlerini hatırlatması bakımından üzerinde durulmalıdır.

Nesil Yetiştirme ve Medeniyet Temsili

Malezya Teknoloji Üniversitesi örneği dikkat çekicidir. Dünyanın ilk yüz elliye giren üniversitelerinden biri olan bu kurumda başörtüsüz profesör yoktur. Ezan okunduğunda hocalar ve öğrenciler camiye dolmaktadır; üniversite camileri sanat harikasıdır.

Bunun sırrı, iki yaşından itibaren insanların Müslüman bir şahsiyet ve karakter olarak yetişmesi şeklinde uygulanan bir programdır. Malezya’nın nüfusu otuz yedi milyon civarındadır.

Biz ise tam dünyanın adalet, hakkaniyet ve merhamet sütunları dikmiş bir medeniyetin çocuklarına ihtiyaç hissettiği bir dönemde ortalıkta görünmemekteyiz. Somali’de, Libya’da ve başka yerlerdeki varlığımız hâlâ bu medeniyetin temsilidir.

Ancak Türkiye’de tek devlet, iki millet hâli tehlikeli bir şekilde katmerlenmektedir. Laikler ve Müslümanlar arasındaki ayrışma, milletin yok olmasının ve birbirine girmesinin tohumlarını taşımaktadır.

Ülkenin kültürüne, tarihine, medeniyetine ve inançlarına sahip çıkacak bir nesil olmadan varlığımızı sürdüremeyiz. Savaşacak insanlar kalmayacaksa, ülke elimizden gider.

Müslüman Üstünlüğü, Eşref-i Mahlûkat ve Küçük Büyükten Büyüktür

Müslüman üstündür; çünkü önce sen der. Bir bardak suyu önce başkasına ikram eder, kendi ağzına dikmez. Önce ben diyenin Müslümanlığında sorun vardır; Müslümanlığı hazmedememiş, hak etmemiştir.

Bir Müslüman, Müslüman’ın üstün olduğunu bilir; ancak “ben üstünüm” dediği anda üstünlüğünü kaybeder.

Başkası, hangi dine mensup olursa olsun, şeytanlaştırılacak veya ötekileştirilecek bir varlık değildir. İnsan eşref-i mahlûkattır. Bizim için başka hiçbir dinin, kültürün veya medeniyetin böyle bir insan tasavvuru yoktur.

Din, bilim, kültür veya inanç farkı gözetmeden kimseyi ötekileştirmeyiz.

Küçük büyükten büyüktür. Nokta olan insan, deryada damladır; damla deryadan büyüktür, çünkü deryanın bütün özelliklerine sahiptir ve ona verilmeyen bir ruhu, bir emaneti üstlenmiştir.

İnsanlığın insanca yaşayabileceği insan tipini, şehri ve dünyayı dün biz sunduk, yarın da biz sunacağız.

İslam yurdu, selam yurdu ve insanlık yurdu; adalet, hak ve merhamet kavramları üzerinden kurulur. Mekke’de adaletin, Medine’de hakkaniyetin ve medeniyet merkezlerinde merhametin hâkim olduğu, zihnin, zeminin ve zamanın Müslümanlaştırıldığı bir süreçtir.

Bugün zihnimiz çağdaş olarak dönüşmüş, zemin Müslüman olduğuna dair irtibatını yitirmiş, zaman dondurulmuştur. Bu dondurulmuş zamanı kuşanarak zamanı aşacak bir yolculuğa ihtiyacımız vardır.

Ümmîleşmeden ümmetleşilemez. İlk önce zihnin Müslümanlaşması lazımdır ki ondan sonra toplumun, zeminin ve zamanın Müslümanlaşabilmesi mümkün olsun. Hakikat bizim için esastır; bize zarar verse bile ondan vazgeçmeyiz.

Şehir Tasavvuru: Kuran, Konumlandıran ve Koruyan Şehirler

Şehir meselesi de aynı çerçevede düşünülmelidir. Hazreti Peygamber, şehri ilmin Medine’si olarak tarif eder; insanı da ilmin Medine’si olarak görür.

Kafamızda bir Müslüman şehir tasavvuru, bir Medine fikri yoktur. Şehirler, medeniyetleri kuran, konumlandıran ve koruyan üç işlevi yerine getirebilir.

Erzurum, medeniyeti kuran şehirlerden biridir; konumlandıran ve koruyan işlevleri daha zayıf olsa da mevcuttur.

Ahmet Davutoğlu’nun Şehir ve Medeniyet kitabı bu bağlamda okunabilir. Tanpınar’ın Beş Şehir’i, Anadolu ruhunu ve mayasını çözmüş bir metindir.

Yahya Kemal’in bu toprakların çocuğu olması, Tanpınar’ın da onun çocuğu olması, bu medeniyetin elimizden alınmaması gereken parçalarıdır. Anadolu ruhunu, karan mayayı çözebilmiş, bu toprakların müziğini ve şiirini en iyi kavramış isimlerden biridir.

Edirne’nin Beş Şehir’e dâhil edilmemesi, Tanpınar’ın yaşadığı dönemde modernleşme sürecini yaşamamış, geleneği muhafaza eden bir şehir olmasından kaynaklanabilir.

Erzurum, Konya, Ankara ve Bursa bu geçiş sürecini yaşarken Edirne, Balkanlar içinde yalnız kalmış, kendini değerleriyle korumaya çalışan bir içgüdüyle hareket etmiştir.

Selimiye’nin ve Üç Şerefeli’nin etkisi, şehrin ruhunu o kadar güçlü şekilde korumaktadır ki dönüşüm zorlaşmaktadır.

Dondurulmuş Zamanlar ve Gelecek Birikimi

Batı’da elitler arasında İslam’ın yaygınlaşması panik yaratmıştır. Fransız Komünist Partisi’nin genel sekreterliğini yapmış Roger Garaudy gibi isimlerin Müslüman olması, Batılıları acele ettirmiştir.

İslam için savaş olarak adlandırılan süreç, aslında büyük Sünni-Şii çatışmasını körüklemeye yönelik hesaplarla ilgilidir. Nijerya’nın iki yüz elli sekiz milyon nüfusunun bir kısmını Şiileştirme çabaları fitne üretmektedir.

Mete İttifakı gibi girişimler, mezhep çatışmasının önüne geçmeye çalışan projeler olarak okunabilir; İngiliz projesi olduğu bilinmeli, dikkatli olunmalıdır.

Dondurulmuş zamanlar içinde yaşayan İslam dünyası, elindeki silahları bile kullanamaz hâldedir. Biz, bu dondurulmuş zamanların biraz dışına çıkabilecek durumda olanlarız.

Anlam ve değer üretme kabiliyetini kaybeden bir dünyada, önümüzdeki iki-üç asırda, bin dört yüz yılda ortaya koyduğumuz birikimden daha esaslı bir birikim ortaya koyacağımızı düşünüyorum.

Bunun nedeni, çekilen çile ve İslam’ı yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olmamızdır. Diğer dinlerin müntesipleriyle dinleri arasındaki ilişki sıfırlanmışken —Hinduizm, Konfüçyanizm gibi— İslam’ın müntesipleriyle İslam arasındaki ilişki sakatlanmış, ancak sıfırlanmamıştır. Arada çok büyük bir fark vardır.

Bu kriz, hem bir imkândır hem de bir fırsat: Yüzleşmemizi, muhasebe yapmamızı, toparlanmamızı ve derin nefes almamızı sağlayabilecek bir fırsattır.

Buradan çıkacağız, çağla hesaplaşacağız, onu aşmaya çalışacağız. Bu büyük işi başaracağız; çünkü din hâlâ ayakta duran bir unsurdur.