Mekke Antlaşması Nedir Analiz
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın ev sahipliğinde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan yeni bir savunma anlaşmasına imza attılar. İmzanın atıldığı Mekke şehrinin adını taşıyan ve artık literatüre Mekke Anlaşması olarak geçen “Ortak Savunma İçin Mekke-i Mükerreme Zirvesi”, bölgesel güvenlik alanında konvansiyonel ittifak yaklaşımlarından farklılaşarak yeni bir model olarak ortaya çıktı. İmza altına alınan metindeki ifadeler, anlaşmanın caydırıcılık temelinde, bölgesel istikrar ve kalıcı barışın hedeflendiğini ortaya koyuyor. “Anlaşma, her türlü saldırı eylemine karşı toplu caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamakta ve üç devletten herhangi birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının, hepsine karşı yapılmış sayılacağını öngörmektedir” ifadesi de ortak tehditlere karşı kolektif savunmanın devreye gireceğine işaret ediyor. Bu kavramlar ve yaklaşım, konvansiyonel ortak savunma anlayışını andırsa da anlaşmanın zihinsel altyapısını, ortaya çıkış sürecini, içeriğini ve hedeflerini bütünüyle konvansiyonel güvenlik anlayışının sunduğu sınırlar içinde kalarak anlamak mümkün değil. Dolayısıyla bu anlaşmayı konvansiyonel güvenlik anlayışlarının sunduğu sınırlar çerçevesinde kalarak ve bu anlayışın bir ürünü olarak değerlendirmek mümkün değil.
İttifakın zihinsel altyapısı
Mekke Anlaşmasının, zihniyet açısından konvansiyonel savunma anlayışlarından ayrışan en önemli tarafı, belirli bir düşman aktöre karşı değil, bölgesel güvenliğin ortaklar eliyle sağlanma iddiasıyla ortaya çıkmış olmasıdır. Bu yönüyle en fazla karşılaştırıldığı, SSCB kaynaklı tehditlere karşı ortak bir savunma ve askeri ittifak olarak kurulan NATO’dan ayrışmaktadır. NATO, belirli bir tehdit kaynağına (SSCB) karşı Avrupa’nın güvenliğini sağlamak amacıyla kurulmasına karşın Mekke Anlaşması, spesifik bir düşman tanımlaması yapmaksızın bölgesel güvenliğin, benzer perspektiflere sahip ortaklar eliyle sağlanması üzerinde temelleniyor. Bu yaklaşım, prensip düzeyinde bölgesel güvenlik ve barışa katkı sağlamaya istekli olan aktörlerin katılımına açık kapı bırakmaktadır. Bu anlamda ikinci önemli unsur ise, Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği Bölgesel Sahiplenme yaklaşımının bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Bölgesel güçler olarak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın, herhangi bir büyük gücün öncülüğünde değil de kendi inisiyatifleri ile bir araya gelmiş olması, bölgesel sorunların bölgesel inisiyatiflerle ele alınması yaklaşımı ile temellenen Bölgesel Sahiplenme kavramının bir yansımasıdır. Bu yönüyle NATO’dan da, Bağdat Paktı’ndan da ayrışmaktadır.
ABD anlaşmanın neresinde?
Anlaşmanın ilan edildiği andan itibaren ABD’nin anlaşmaya ilişkin pozisyonu da tartışma konusu olmuştur. Bu anlamda, anlaşmanın ABD’nin müttefikleri ile maliyet paylaşımı çerçevesinde değerlendirilebileceği ve dolayısıyla ABD’nin küresel yeniden konumlanma stratejisi ile uyumlu olduğuna yönelik yorum ön plana çıkmaktadır. Buna karşın ABD’nin yük paylaşımına yönelik söyleminin NATO bağlamında ve Avrupalı müttefiklerine yönelik olduğunu dikkate almak gerekir. Daha önemlisi ABD’nin içinde olmadığı bir yapılanmayı “uzaktan kumanda” ile yönetmesi yönlendirmesi veya tehdit tanımını belirlemesi çok gerçekçi bir yaklaşım değildir. Kendisini tehdit altında hisseden herhangi bir aktörün ABD ya da bir başka gücün ajandasını takip etmesi de beklenmemeli. Bu yaklaşıma karşın aslında anlaşmayı ortaya çıkan şartlara bakıldığında, ABD’nin müttefiklerine vadettiği koruma garantisinin mevcut çatışma denkleminde çalışmadığı gerçeğini göz önünde tutmak gerekir. ABD’nin orta ve uzun vadede Ortadoğu’ya yönelik ilgisini azaltması beklenmektedir. Böylesi bir senaryoda ortaya çıkacak güç boşluğu –tıpkı Arap isyanları sürecinde tecrübe edildiği üzere- yeni çatışmalara zemin hazırlayacaktır. Bölgesel çatışma senaryosunun alternatifi ise ölçülü iş birliği mekanizmalarının devreye girmesi ve temel aktörlerin kendini güvende hissettiği bir güç dengesinin oluşmasıdır.
İttifakı ortaya çıkaran cari şartlar
Anlaşmanın ortaya çıkış süreci, hedefleri ve bu hedefleri gerçekleştirmek için oluşması beklenen mekanizmaları, güvenlik anlayışındaki değişim ve cari uluslararası şartlarla birlikte düşünmek gerekir. Bu anlamda Mekke Anlaşmasını, birbirleri ile örtüşen iki önemli parametrenin ürünü olarak değerlendirmek mümkün. Birincisi 7 Ekim sonrası İsrail yayılmacılığı ile ABD’nin bu tablo karşısındaki ikircikli tavrı ve özellikle ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a yönelik saldırıları ile başlayan savaşın yol açtığı tehditlerdir. İkincisi de Bölgesel Güçlerin bu tablo karşısında insiyatif alma iradesi göstermiş olmasıdır.
ABD/İsrail-İran savaşı beklenenden daha derin, daha çeşitli ve kendini tekrar eden bir döngüye sahip tehditler sarmalı ortaya çıkardı. ABD’nin koruma garantisi vadettiği Körfez ülkelerini korumak bir yana, İsrail’in güvenliği adına ihmal etmesi, ABD’nin on yıllardır devam ettirdiği Körfez güvenlik mimarisinin açmazlarını açığa çıkardı. Bu şartlarda yalnızca Körfez ülkelerinin değil, birçok aktörün güvenlik kaynaklarını çeşitlendirmeye dönük arayışları söz konusu oldu. Bu durumda Körfez ülkelerinin ABD-Körfez ilişkilerinde kopuş beklentisi maksimalist bir beklenti olur. Ancak ABD’yi yegâne güvenlik kaynağı olarak değerlendiren görüş ile güvenliğin satın alma yoluyla temin edilebileceğine yönelik yaklaşımın sarsıldığı gerçeği de göz ardı edilemez. Bu gerçeklik karşısında başlayan arayışlar, yeni seçeneklerin devreye girmesini kolaylaştırmıştır. Türkiye’nin bir süredir dile getirdiği Bölgesel Sahiplenme kavramı çerçevesinde geliştirdiği inisiyatif, yürüttüğü diplomatik süreçlerin karşılık bulması da bu şartlarda mümkün olmuştur.
İttifakın imkanları ve sınırlılıkları
İttifakın en önemli imkânı, bölgesel güvenlik istikrarı prensibi üzerinde temellenmiş olmasıdır. Bu yaklaşım, ittifakın söz konusu prensibi paylaşan ülkelerin katılımına açık olduğu anlamına gelmektedir. Üç ülkenin farklı jeopolitik gerçeklikleri ve benimsedikleri farklı ajandalara sahip olmakla birbirini tamamlayan nitelikleri bir imkân olarak değerlendirilebilir. Pakistan’ın nükleer gücü, Türkiye’nin askerî ve istihbarat kapasitesi, Suudi Arabistan’ın ortaklık kurma isteği ile kapasite artırımına yönelik iradesi bu anlamda önemlidir. Bu denklem, Türkiye’nin gelişen savunma sanayiine yeni açılımlar sağlamasına imkân tanıyacaktır. Anlaşma öncesinde Türkiye-Pakistan, Türkiye-Suudi Arabistan, Pakistan-Suudi Arabistan arasındaki ikili iş birlikleri de bu duruma işaret etmektedir.
Öte yandan üyelerden birine yapılan saldırının diğerlerine de yapılmış şekilde değerlendirilmesine yönelik beklentinin bağlayıcı bir niteliğe bürünmesi ve buna yönelik askerî mekanizmaların kurulması, bir taraftan caydırıcılık gücünün kaynağını teşkil etmekte; öte yandan önemli bir sorumluluk alanına işaret ettiğinden birçok aktörün ittifaka katılım noktasında tereddüt yaşamasına neden olacaktır. Bu durumda ittifakın karşılaşacağı testler karşısında vereceği refleksler, hangi unsurun ağır basacağını da belirleyecektir. İttifak, olası testler karşısında bir direnç oluşturabilirse hızla bir cazibe merkezine dönüşecektir. Olası tehdit ve tacizler karşısında zafiyete düşmesi durumunda ise caydırıcılığının aşınmasına yol açacaktır.
Yeni bölgesel güç dengesinin işaretleri
İttifakın çerçeve metninin ilan edildiği saatlerden itibaren uluslararası aktörlerden gelen açıklamalar, bölgesel güç dengesinde yaşanabilecek kaymalara da işaret etmektedir. 7 Ekim sonrasında bölgesel güç dengesini etkileyen iki ana gelişmeden söz etmek mümkün: Birincisi İsrail’in izlediği yayılmacı stratejiye karşı oluşan konsensüsle alan bazlı da olsa potansiyel iş birlikleri; ikincisi ise ABD/İsrail-İran savaşının henüz tam olarak netleşmemiş sonuçları. Anlaşma bu anlamda savaş sonucunda ortaya çıkacak bölgesel güç denklemini belirleme potansiyeline sahip üçüncü bir faktör olarak belirmiş durumda. Bu tablo karşısında Ortadoğu’da keskin hatlara sahip olmasa da ittifak kategorilerinin uç vermeye başladığını da ifade etmek mümkün. Bu anlamda ilk kategori anlaşmaya taraf olan aktörlerden oluşacaktır. Buna karşın İsrail’in dengeleyici hamleleri sürpriz olmayacaktır. Nitekim anlaşmanın mürekkebi kurumadan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun son yıllarda iş birliğini alenileştirdiği Hindistan başbakanını araması ve ikili ilişkilerin derinleştirileceğine yönelik açıklama bir diğer eksenin işaret fişeği oldu.
Bu ayrışmada dikkatle izlenmesi gereken aktör İran olacaktır. İran’ın tavrını belirleyecek olan etmen mevcut savaşın nasıl biteceği ve bu şartlarda İran’ın bölgesel politikasını nasıl şekillendireceğidir. İran cenahından gelen çelişkili açıklamalar, İran’ın ittifakla inişli çıkışlı ilişkisine işaret ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin sosyal medyadan yaptığı ikircikli açıklama, İran’ın oyun bozucu bir rol oynamasa bile “bekle-gör” politikasını izleyebileceğine işaret ediyor. Öte yandan İran’ın her türlü bölgesel karmaşanın İsrail’in yayılmacı stratejisine hizmet ettiğini hesap edebilecek kadar tecrübeye sahip olduğunu not etmek gerekir. İyimser bir senaryoda, savaş şartlarını ve psikolojisini atlatan İran’ın ittifaka yapacağı katkılar, bölgesel güç denklemini İsrail aleyhine fark yaratacak şekilde ittifakla pozitif bir gündeme sahip olmasıdır. Bu anlamda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın savaş süresince ortaya koydukları tavır, İran ile ittifak arasında yapıcı bir ilişkinin gelişebilmesi açısından önemli bir başlangıç zemini sunmaktadır.



